8 Mart 2016 Salı

ANADOLU ALEVİ BEKTAŞİ DERGAHLARI

ANADOLU ALEVİ BEKTAŞİ DERGAHLARI

ANADOLU ALEVİ BEKTAŞİ DERGAHLARI

ANADOLU ALEVİ BEKTAŞİ DERGAHLARI
  • HACI BEKTAŞ DERGAHI, PİR EVİ:
Hacı Bektaşi Dergahı  HACI BEKTAŞ VELİ adına kurulmuştur. Anadoluya gelen Hacı Bektaş  kimi yerleri dolaştıktan sonra o günkü adıyla Sulucakarahöyük’e yerleşir. Burada yaşayan halkla kaynaşır. Burası giderek heterodoks ve Ali-Ehlibeyt inanç odaklı kesimlerin inanç merkezi haline gelir. İşte bu derneşmeden Pirevi dediğimiz Alevi Bektaşiliğin ana dergahı Anadolu da  doğmuş olur. Dergahın kurulması Hacı Bektaş’la birlikte başlar. Daha sonraki yıllarda kimi eklenti ve düzenlemelerle türbeler, mezarlık, aşevi, kilerler, ambarlar, konukevi, çeşmeler, çamaşırhane, hamam, meydanevi, çilehane, yönetim yeri, tekke, eğitim ve sohbet odalarından oluşan büyük bir külliye oluşur. Dergah içerisindeki cami, ikinci Mahmut zamanında yaptırılmıştır. Anadolu’ya Ali, Ehlibeyt, Oniki İmamlar inancını, Muharrem yası geleneğini, tevella ve teberra anlayışını ilk defa Hacı Bektaş Veli getirir. Bu inanç öğelerini Dergahlar, tekkeler yoluyla tüm Anadolu ve Balkanlara yayarlar.
İlk dönem Osmanlı padişahları Hacı Bektaş’a bağlılık ve saygı duymaktaydılar. Bunlardan 1. Murat Hacı Bektaş’ın mezarına, Mimar Yanko Madyan’a Bir türbe yaptırır. Türbenin kubbesi Sekizinci İmam aşkına sekiz köşelidir. Daha sonraları 2.Bayazıt, Dulkadir oğulları beyi Alaüddevle, Mimar Sinan, 4. Mustafa, Abdulaziz, 2.Abdulhamit zamanlarında çeşitli onarımlar ve eklentiler yapılmıştır.
Hacı Bektaş Dergahı giderek Ahi, Kalenderi, Haydari ve diğer Ali inanç temelli akımların merkezine dönüşür. Bu akımlara ait tekkeler de zamanla Dergaha bağlanırlar. Hacı Bektaş Dergahı aynı zamanda bir kültür ve eğitim merkezidir. Anadolu ve Balkanlardaki tekke Şeyhleri burada eğitim görür ve icazetlerini alarak tekkelerinin başlarına dönerler.
Pir evini geliştiren Bektaşi Tarikatına yeni biçim kazandıran Balım sultan olmuştur. Kalender Çelebi ayaklanmasından sonra Hacı Bektaş Veli Dergahının halk üzerindeki etkisinden korkan Osmanlı padişahı bu etkiyi kırabilmek için Dergaha 1552 yılında Sersem Ali adında bir kişiyi Dede-Baba unvanıyla atadığını görüyoruz. Daha sonraları da Mücerret (Evlenmemiş) Devşirme dervişlerin yerleştirildiği görülüyor. O tarihten sonradır ki Hacı Bektaş evli idi evli değildi tartışmaları zaman zaman alevlenerek sürüp gitmiştir. 2.Mahmut’un yeniçeri ve Bektaşi dergahlarına karşı yürüttüğü yıkım ve kıyımdan, Pir evi de nasibini alır. Dergah postnişini Hamdullah çelebi Amasya’ya sürgün edilerek yerine Nakşi Şeyhi Mehmet Sait Efendi atanır. Görevi oradakileri Nakşiliğe çevirmektir. Ne var ki kendisi ve onun ardılları da birer birer Bektaşileşeceklerdir. İşte bu dönemde II. Mahmut tarafından Pir evinin kalbine camii yaptırılmıştır. Daha sonraları Osmanlının yıkılması, Cumhuriyetin ilan edilmesinden hemen sonra 30 kasım 1925 tarihinde 677 sayılı yasayla kapatılır. Bu kapatılmanın ardından Dergah içerisindeki el yazmaları, önemli belgeler tarihi değeri yüksek halılar, şamdanlar vb binlerce malzeme Ankara’ya taşınması gayesiyle yağma edilmiştir. Daha sonra 1964 yılında müze olarak açılmıştır. Açılış tarihi olan 16 Ağustos 1964 den itibaren günümüze kadar her yıl düzenli olarak Ulusal ve Uluslararası düzeyde Hacı Bektaş Veli’yi anma etkinlikleri büyük kitle katılımlarıyla coşkulu bir şekilde  kutlanır.
  • ABDAL MUSA SULTAN DERGAHI:
Abdal Musa Hacı Bektaş’ın önde gelen halifelerindendir. Bektaşi meydanındaki  “Ayakçı postu” onundur. Söylenceler onun Horasan erenlerinden olduğunu gösterir. Babası Hasan gazidir. Dedesi Haydar Ata ise Hacı bektaş’ın amcasıdır. Türbesi Antalya Elmalının Tekke köyündedir. Bektaşi inancında Hacı Bektaş Dergahından  sonra en önemli dergahlarımızdandır. Denizlide, Bursada, Manisada, Bergamada da Abdal Musaya ait Türbeler bulunsa da, bunların makam olduğu asıl Türbenin Elmalının Tekke köyünde olduğu kesindir. Hacı Bektaş’ın Vefatından sonra Tarikatın kurallarını Hacı Bektaş’ın eşi  Hatun ana (Kadıncık Ana) ‘dan öğrenmiş belli bir eğitim döneminden sonra bazı düzenlemeler yaparak Tarikatın adap ve usulünü belirlemiştir. II. Mahmut döneminde Tekkenin tüm mal varlığına el konularak tekkenin başına nakşi şeyhleri atanmış, Erkan Nakşi usuluyle yürütülmüştür. Bu arada yörenin ileri gelenleri fırsattan yararlanarak dergahın mallarına el koymuşlardır. Daha sonraları çeşitli başvurular sonucu tekrar Bektaşi Erkanına geçilmiş, hatta kimi beylerden el koydukları mallar geri alınmışsada  bu gibi durumlar Osmanlı devletinin yıkılmasına kadar devam etmiştir.
  • GEYİKLİ BABA TEKKESİ:
Türbesi Bursa İnegöl yolu üzerinde Baba sultan köyündedir. Horasan erenlerindendir. Gaziyan-ı Rum veya Abdalan-ı Rum dervişlerinden sayılır. İlkin Baba İlyas ve Ebul Vefa müridi olmuşsa da daha sonra Hacı Bektaş Veli’ye bağlanmıştır.
  • EMİR SULTAN:
Asıl adı Şemsettin Mehmet Bin Ali Hüseyin Buhari’dir  Yıldırım Bayazıt zamanında yaşamıştır. Mezarı Bursadadır. Ahilik kanalıyla Bektaşileşmiştir. Başka Emir Sultanlarda vardır. Yıldırım Bayazıt dönemi dışında yaşayanlar Nakşidirler.
  • BARAK BABA:
Kendisi Kalenderi Şeyhidir. Tokat’ta doğmuştur. Daha sonra Hacı Bektaş ve Sarı Saltık’a bağlanmıştır. Gelanlılar tarafından öldürülmüştür. Kendisine bağlı olan Olcaytu Hdabende, Gelanlıları cezalandırarak Barak  Babanın ölüsünü Azerbaycan’daki Sultaniye kentinde toprağa vermiştir. Ayrıca Hacı Bektaş’tan yetki alarak Bigadiç’e yerleştiğine yöre halkı tarafından inanılır. Yağcılar bucağının Baraklar köyün’de türbesi vardır.
  • AHİ EVREN:
Ahiliğin piridir. Kırşehir valisi Nurettin Caca tarafından öldürülmüştür. Hacı Bektaş ile sıkı ilişkileri vardır. Zamanla Bektaşiliğe bağlanmıştır. Anadolu da sanat ve esnaflığın gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.
  • SEYYİT BATTAL GAZİ:
Annesi ve iki oğlunun mezarı Malatyadadır. Kendisinin mezarı ve türbesi Eskişehir Seyitgazi ilçesindedir.
  • HASAN DEDE DERGAHI:
1489 da Horasan’ın Karaman’da doğmuştur.1567 de Anadoluya gelerek Ankara’nın Keskin ilçesine bağlı Hasan Dede köyünde zaviyesini kurmuştur. 1596 da ölmüştür. Türbesi bu zaviyededir.
  • TAPTUK EMRE:
Horasan Erenlerindendir. Hacı Bektaş Veli’ye bağlanmıştır. Yunus Emre’nin Mürşididir. Sakarya’nın Nallıhan  köyünde yatmaktadır. Ayrıca Anadolu ve Rumeli’de ismine köyler ve yatırlar vardır.
  • YUNUS EMRE:
Hacı Bektaş yoluyla Taptuk Emre’ye Bağlanmıştır. Eskişehir’in Sarıköyün’de doğmuştur. Zaman zaman başka yerlerde bulunmuşsa da gene aynı köyüne dönmüş ve orada ölmüştür. Mezarı oradadır. Alevi-Bektaşi yolunu en güzel anlatan halk şairlerimizdendir.
  • TEBRİZLİ ŞEMS:
Hacı Bektaş’ın müritlerindendir. Hacı Bektaş tarafından Mevlana’yı eğitmek üzere Konya’ya gönderilir. Mezarı Pir evi’ndedir. Mevlevilerin Şems kolu halen Hacı Bektaş Çelebileriyle ilişkidedirler.
  • BALIM SULTAN :
Hacı Bektaş Veli’nin tek oğlu Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli, Hızırlale,Timurtaş) ın oğlu Mürsel Balinin oğludur. Annesi bir Sırp Prensesidir. Tarikatın ikinci Piridir. Tarikatın yeniden yapılandırılmasında önemli rol oynamıştır. Son derece zeki ve akıllı bir kişiliğe sahiptir. Bir yanda II. Bayazıt’ı idare ederken diğer yanda kardeşi Kalender çelebi kanalıyla  Şah İsmail, Pir Sultan, Kul himmet, Koyun Baba gibi önemli isimleri bir araya getirerek Safavi devletinin kurulmasında ki perde arkası etkenlerinden birisidir. Mezarı Pir evi’ndedir.
  • HIDIR ABDAL SULTAN OCAĞI:
Hacı Bektaş’ın müritlerindendir. Karaca Ahmet’in oğludur. Alevi–Bektaşi yolundan düşkün edilenlerin tekrar yola kazandırılmasında önemli rol oynayan etkili bir Ocaktır. Erzincan’ın kemaliye ilçesinin Ocak köyündedir.
  • HUBYAR SULTAN DERGAHI:
Tokat–Almus  ilçesinin Hubyar köyündedir. Söylenceler , araştırmacı yazar  Ali Kenanoğlu-İsmail  Onarlı’nın bulguları Tarihte iki Hubyar’ın olduğu, birincisi Hacı Bektaş döneminde yaşayan ve ona bağlanan Hubyar, diğeri 16.yüzyılda yaşayan Hubyar. Oğuzların Beğdili boyuna mensup olan bu ocak Tarihte çeşitli nedenlerden ötürü ikiye bölünmüştür. Bu topluluktan ayrılan Sıraç Türkmenleri Anşa Bacı diye bir ocak kurmuşlardır. Baskılara rağmen Asimile olmamış en değerli ocaklarımızdandır.
  • ŞAHKULU SULTAN DERGAHI:
İstanbul Göztepe’dedir. Asıl adı “Şuca”dır. Ahi Dervişlerindendir. Daha sonraları Bektaşiliğe bağlanmıştır. Hacı Bektaş Dergahı Postnişini Çelebi Feyzullah Efendi tarafından Şahkulu Dergahına atanan  M.A. Hilmi dedebaba döneminde dergah en parlak dönemini yaşamıştır. 1826 da 2. Mahmut tarafından Nakşiler atanmışsa da pek etkili olamamışlardır.
  • KARACA AHMET SULTAN DERGAHI:
Hacı Bektaş Veli’nin müritlerindendir. Tarikatın gözcüsüdür. İstanbul Üsküdar’da dır. Aydın, Manisa, Sivrihisar, Akhiar, Afyon’da da makamları vardır. Yaşadığı dönemin Psikiyatristi ve Ruh doktorudur. 1826 da II.Mahmut tarafından kapatılmıştır. Nakşi şeyhleri atansada pek etkili olamamışlardır. Günümüzde halen faaliyetlerini sürdürmektedir.
  • PİR SULTAN ABDALTÜRBESİ:
Sivas Banaz’dadır. Yaşadığı dönemlerde devamlı ezilenlerin yanında yeralmıştır. Şah İsmail ve Kalender Çelebi ayaklanmalarına katılmıştır. Daha sonraları Hızır Paşa adlı Bir zalim tarafından astırılmıştır. Türk Halk Edebiyatının güçlü şairlerinden birisidir.
  • DEDE GARKIN OCAĞI:
Adıyaman Kahta’dadır. Ebul Vefa’nın Halifelerindendir. Baba İlyas’a Mürşitlik yapmıştır. Yaşadığı dönemin en ulu kişisidir. Evlatları daha sonraları Diğer ocaklar gibi Pir Hacı Bektaş Veli’ye bağlanmıştır. Oğuzların 24 Boyundan birisi olduğuda söylenmektedir. Günümüzde halen Anadolu’da 170’e yakın Garkın isminde Köy vardır. Bu köylerin %25’i  Osmanlı baskıları sonucunda asimile olup sünnnileşmişlerdir. Geri kalanları yinede Anadolu’nun En etkili Ocaklarından birisi olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
  • SARI SALTUK:
Pir Hacı Bektaş Veli müritlerindendir. Onun tarafından Balkanların İslamlaştırılması için gönderilmiştir. Romanya Dobruca’dadır. Ayrıca Tunceli, Hozat, Mazgirt, Ovacık, Pertek, Arnavutluk, Yugoslavya, Yunanistan, Moskova, Polonya, Trakya, İstanbul, İznik, Diyarbakır, Niğde Bor’da da mezarları vardır.
  • SESEM ALİ BABA TEKKESİ /HARABATİ BABA TEKKESİ:
Yugoslavya Mekadonya Tetova’dadır. Harabati Baba’da buradadır. Ali adı “Elyas/İlyas adıyla özdeşleştirildiği için Hıristiyanlarca da ziyaret edilip, saygı duyulan  bir merkez olmuştur. Hacı Bektaş soyundan, Kalender Çelebi’nin  ayaklanmasından sonra Hacı Bektaş Dergahı’nın Anadolu halkı üzerindeki etkisini zayıflatmak amacıyla Padişah Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1551 tarihinde  Hacı Bektaş Dergahına Baba olarak atanır. Dergahta Babagan (Mücerret  Baba) kolunun ortaya çıkması Sersem Ali Babayla başlar.
 ( İrili ufaklı 579 Dergah, Tekke ve Türbenin varlığından söz edilir)

HAŞİM BABA TÜRBESİ

HAŞİM BABA TÜRBESİ



Türbe, İnadiye Semti'nde ve bu isimle bilinen meşhur tekkesinin altında ve Gündoğumu Caddesi ile İnadiye Mezarlık Sokağı'nın birleştiği yerde idi. Yeri, bugün arsa halinde bulunan türbede, 1197 (1783) tarihinde vefat eden Bektâşî şeyhi Haşim Baba medfundur.
Haşim Baba, Celvetîlik'ten ayrılıp Bektâşî babası olduğu için babası Şeyh Yusuf Nizameddin Efendi'nin türbesine gömülmemiştir. Fevkânî olan ve semahane olarak kullanılan tekke mescidinin altındaki bir oda türbe haline getirilerek buraya defnedilmiştir.

"Düldül-Ata" Türbesi - Kazakistan

"Düldül-Ata" Türbesi - Kazakistan

"Düldül-Ata" Türbesi - Kazakistan


Kırgızistanda bir Eren, "Düldül-Ata" Türbesi


Düldül Atanın "Düldülü" kayalara kazınmış..Burası ziyaret yeri haline gelmiş. Hz. Ali'nin Atının isminin Düldül olduğunu biliyorum. Düldül Kır renkli bir attır..İslamiyetten önce de "Kır Atlar" Türk mitlerinde ve söylencelerinde göksel ve efsanevi varlıklar olarak bilinir.

SAHİP ATA FAHREDDİN ALİ’NİN HAYATI..türbesi

SAHİP ATA FAHREDDİN ALİ’NİN HAYATI..türbesi

SAHİP ATA FAHREDDİN ALİ’NİN HAYATI..türbesi




      Sahip Ata Fahreddin Ali, Anadolu Selçuklu Devletinin XIII. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuş bir devlet adamıdır. Devlet kademesinde üstlendiği çeşitli görevler sonrası vezirlik makamına yükseltilen Sahip Ata, ülkenin Moğol tahakkümü altında bulunduğu 1258–1285 tarihleri arasında tüm yetkileri tekelinde toplamış ve önemli karaların tamamına tek başına imza atmıştır. Söz konusu dönem, sultanın şahsında merkezi yönetimin zayıfladığı, buna karşın emir ve beylerin Moğol desteğiyle maddi ve siyasi güçlerinin arttığı yıllardır. Sahip Ata, devletin bu karmaşa yıllarının en önemli siyasi figürlerinden biridir. Siyasi kariyeri sırasında “Fahreddin (Dinin öğüncü), Kavvamü’l-mülk (Devletin dayanağı)” gibi sıfatlarla anılacak kadar başarılı olan ünlü vezirin, yaptırdığı hayır eserleri, halk arasında “Ebu’l-Hayrat (Hayırların babası)” olarak anılmasına sebebiyet vermiştir.
    

      Sahip Ata Fahreddin Ali, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluş devresinde çocukluk, en parlak dönemi olan I.Alaeddin Keykubat zamanında ise gençlik yıllarını geçirmiştir. Devletin gerileme ve çöküş dönemine, emir-i dâd ve vezirlik görevleri sırasında tanıklık etmiştir. Onun hayatını yazmaya çalışmak, ancak Anadolu Selçuklu devletinin kargaşa dolu gerileme ve çöküş yıllarını bütünüyle ortaya koyabilmek İle mümkündür. Bu ise, devrin yazılı kaynakların eksikliği nedeniyle, zorluklarla doludur.
      “Sahip Ata” ve “Hoca” lakaplarıyla tanınan Fahreddin Ali’nin nerede ve ne zaman doğduğuna dair bir bilgi mevcut değildir. Tarihi kaynaklardan ve vakfiyesinden Konyalı olduğu anlaşılan Fahreddin Ali’nin kitabelerinden ve vakfiyesinden babasının adının Hüseyin, dedesinin isminin ise El-Hac Ebû Bekir olduğunu tespit edebilmekteyiz. Ancak, tarihî kaynaklarda, bu iki şahsa ait herhangi bir kayda rastlanmamaktadır.
      Fahreddin Ali’nin, Emir-i Dâd (adliye bakanı) olana kadar yaptıklarıyla ilgili tarihi kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Fahreddin Ali’den tarihi kaynaklarda ilk kez, Emir-i Dâd olarak bahsedilmektedir. Fahreddin Ali, 14 Haziran 1249 yılında II. İzzeddin Keykavus ile IV. Rükneddin Kılıçarslan’ın saltanat mücadeleleri dolayısıyla Aksaray Sultan Hanı yakınlarında yaptıkları savaş sırasında Emir-i Dad görevinde bulunmuştur. Ancak, Fahreddin Ali’nin, Emir-i Dâd’lığa getiriliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Tarihî kaynaklardan, Fahreddin Ali’den önceki Emir-i Dâd’ın isminin Nusret olduğunu öğrenmekteyiz. Bu kişi, Has Oğuz ve Ruzbe’nin öldürülmesinde Pervane Ebu Bekir ile birlikte sorumlu tutulmuştur. Vezir İsfahanî tarafından, devlet içinde oldukça güçlü olan ve birlikte hareket eden bu ikilinin güçlerini bölebilmek için Nusret’in, 1246’da Güyük Han’ın tahta çıkış törenine gidecek olan IV.Kılıçarslan’ın heyetine katılmasına karar verilmiştir. Konya’da kalan Pervane Ebu Bekir ise Emir Yavtaş tarafından hapsedilmiş, Emir-i Dâd Nusret de Moğolistan’a gidemeden Vezir İsfahanî tarafından Sivas’da tutuklanmıştır. 1246’da gerçekleştirilen bu olaydan sonra, Fahreddin Ali, Güyük Han’a gidecek olan IV.Kılıçarslan’ın heyetine büyük ihtimalle Nusret’in yerine katılmıştır. 
hj
      Fahreddin Ali Emir-i Dâd görevine, Karakorum dönüşünden sonra getirilmiş olmalıdır. Nitekim Aksarayi’deki “o (Fahreddin Ali) daha önce Güyük Han’ın huzuruna ve sefir olarak Mengü Han’ın ordusuna gitmiş, hakanların yarlıgını elde etmiş, ülke işlerinin yönetiminde diğer emirlere ortak olmuştu” bilgisi bu düşünceyi doğrular niteliktedir. Dolayısıyla, Fahreddin Ali’nin ilk görevi olan Emir-i Dâd (Adliye Bakanlığı)lığa 1246–1249 yılları arasında getirildiği anlaşılmaktadır. Nitekim Akşehir’de yaptırdığı 1250 tarihli medresesinin kitabesinde de Emir-i Dâd ünvanıyla anılmaktadır.
      Fahreddin Ali’nin Emir-i Dâd olarak tarihi kaynaklarda ikinci kez bahsedildiği olay, Moğol komutanı Baycu’nun, Anadolu’ya gelerek askerleri ve masrafları için anlaşma dışı taleplerde bulunmasıyla ilgilidir. Bu ağır yeni vergi talepleri üzerine divan, Emir-i Dâd Fahreddin Ali’yi Batu Han’a ağır hediyeler ve 100.000 sultanî dirhem ile göndermiş; Batu Han’dan alınan yarlıg ile Baycu’nun söz konusu isteklerinden vazgeçmesi sağlanmıştır.
      Fahreddin Ali’yi Emir-i Dâd görevinden sonra Saltanat Naibi olarak görmekteyiz. Fahreddin Ali, H.657-M.1258’de, II.İzzeddin Keykavus’un Hülagu Han’ın yanında savaşa katılmak üzere Bağdat’a gitmesi sırasında, Emir-i Dâd’lıktan Saltanat Naib’liğine getirilmiştir.
      Fahreddin Ali’nin Saltanat Naibliği’nde uzun süre kalmadığı, bir iki yıl sonra vezir olduğu anlaşılmaktadır. II.Keykavus ile kardeşi IV.Kılıçarslan’ın ülkeyi beraber yönettiği bu dönemde, II.Keykavus, Şemseddin Tuğraî’nin öldürülmesinden sonra kendi vezirliğine Fahreddin Ali’yi getirmiştir. Nitekim Fahreddin Ali’nin Akşehir’de medresesinin karşısına yaptırdığı, bugün sadece kitabesi kalabilmiş olan 1260-61 tarihli hanikâh’ın kitabesinde de bu ünvan ile anılmaktadır.
      Bu tarihten bir yıl sonra (1261), Fahreddin Ali’nin ülkenin genel veziri olduğunu tespit edilmektedir. Fahreddin Ali, bu olayda Pervane Mü’înü’d-dîn Süleyman ve Moğol beyleri ile işbirliği yaparak, veziri olduğu II.Keykavus’un tahttan uzaklaştırılmasını sağlamıştır. Böylece ülkenin genel veziri olan ve Pervane Mü’înü’d-dîn Süleyman ile ülkeyi yöneten Fahreddin Ali, gücünün zirvesine ulaşmış, ayrıca oğulları Taceddin Hüseyin ile Nasreddin Hasan’nın da uç emirliği kazanmasını sağlamıştır. Vezirin iki oğluna hassa olarak Kütahya, Sandıklı, Beyşehir ve Akşehir’in verildiği görülmektedir. Bu çevrenin sonraki yıllarda Sahip Ata ve Oğulları’nın hakimiyeti altında kaldığını, Germiyanoğulları’nın bu ahaliyi fethine kadar Sahip Ata Oğulları adında beylik olarak hüküm sürdükleri bilinmektedir. Nitekim Afyon, bu isimle adlandırılana kadar Sahib-i Karahisar olarak anılmıştır.
      Bu olaydan sonra tarihi kaynaklarda Fahreddin Ali’nin ismine, IV.Kılıçarslan’ın Moğollar tarafından öldürülmesi olayında tanık olmaktayız. Bu konuda kimi kaynaklar, Fahreddin Ali’yi Moğollarla işbirliği yapmasından ötürü birinci derecede suçlu bulurken, kimi kaynaklar ise bu konuda yorumda bulunmamaktadır. 

      Öldürülen sultan ile Fahreddin Ali arasındaki ihtilafın, IV.Kılıçarslan’ın ona ağır para cezası yüklemesi ve ağır hakaretlerde bulunmasından doğduğunu belirtmektedir. 1266 yılında gerçekleşen bu olaydan sonra, çocuk yaştaki III.Gıyaseddin Keyhüsrev’i tahta çıkaran Pervane Mü’înü’d-dîn Süleyman ile Fahreddin Ali, ülkenin gerçek hakimleri haline gelmişlerdir.
      1271-72 yılına kadar ülkenin en kudretli iki isminden biri olarak görevini sürdüren Fahreddin Ali’nin, bu tarihte görevinden azledilmiştir. Buna sebep olan olay ise şöyledir: Tahttan ayrılmasından sonra, önce İstanbul’a oradan da Kırım’a kaçan II.Keykavus, eski vezirine mektup yazarak, maddi açıdan çok sıkıntılı olduğunu kendisine yardım etmesini ister. Fahreddin Ali devletin gerçek yöneticisi Pervane Müiniddiin Süleyman’ı da durumdan haberdar ederek eski sultanına para yardımında bulunur. Ancak Pervane, bu olayı Fahreddin Ali’yi ortadan kaldırmak için adeta bir koz gibi kullanıp Moğollara durumu yanlış aksettirir. Moğol Kağanı da Fahrettin Ali’yi görevden alarak Çorum’daki Osmancık kalesine hapsettirir. Bu sırada iki oğlundan küçük olanı Nusrettin kaçarak kağanın yanına gider ve bir takım hediyelerle babasını hapis hayatından kurtarır. Fahreddin Ali’nin vezirlikten azledilmesinin ardından, Pervane tarafından göreve kendi damadı getirilmiştir.
      Fahreddin Ali 1271–74 yılları arasında Konya’daki evinde kalmış bu sırada emlâk ve vakıflarının düzenlenmesi işleriyle meşgul olmuştur. Bu tarihlerde, Sivas’ta yaptırdığı Medrese’nin inşası da tamamlanmıştır. Fahreddin Ali’nin bugüne bir kopyası ulaşabilen ve 1264, 1265, 1280 yıllarında tanzim edilmiş vakfiyesinin de, bu yıllarda düzenlendiği anlaşılmaktadır. Fahreddin Ali’nin azledildiği yıllarda kendisine karşı olanlar tarafından malları konusunda tartışmalar çıkarıldığını belirtmektedir. Fahreddin Ali de hem bu tartışmalar, hem de vezirlikten uzaklaştırılması sebebiyle malları üzerinde bir tehdit oluştuğunu görmüş; doğabilecek tehditleri gidermek için de, emlâklarının düzenlenmesi işleri ile meşgul olmuştur. 1274 yılına kadar süren evindeki hapislik hayatı, Fahreddin Ali’nin Moğol Kağanı’nın yanına giderek ona çeşitli hediyeler ve yüklü miktarda para vermesi ve vezirlik menşuruyla Anadolu’ya dönmesiyle son bulmuştur. Böylece, Fahreddin Ali yeniden vezir olurken, oğulları da Denizli, Afyon ve çevresinin subaşılığını elde etmişlerdir.
      1276 yılında, Elbistan yakınlarında gerçekleşen savaşta Memlük Sultanı Baybars, Moğol-Selçuk ordusunu yenmiş; Baybars, Kayseri’ye girip adına hutbe okutmuştur. Bu savaşta Moğollar yanında yer alan Selçuklu Sultanı ve Vezir Fahreddin Ali, Pervane Mü’înü’d-dîn Süleyman ile birlikte Tokat’a kaçarak Moğol Kağanı’nın gelmesini beklemiştir. Moğolların bütün Anadolu’yu tekrar yakıp yıkmasına neden olacak bu olayda, Baybars’ın yanında seyahat eden tarihçisi Kadı İbn Abdi’z-zahir, önemli bir bilgi vermektedir ki bu Fahreddin Ali’nin zenginliğini ortaya koyması açısından dikkat çekicidir. Kadı, okuma yazma bilmediğini söylediği Fahreddin Ali’nin, Kayseri’deki medresesinde (Sahibiye Medresesi) yer alan otak ve çadırlara, en büyük hükümdarların dahi sahip olamayacağını; onun kendisine ait ikda’larından başka, günlük gelirlerinin 7000 sultanî dirhem olduğunu ve her zaman arkasında 200 kölesinin beklediğini belirtmektedir. Bu savaşta Moğollarca ihaneti tespit edilen Pervane Mü’înü’d-dîn Süleyman öldürülmüştür. Onun ölümünün ardından Fahreddin Ali, adeta tek adam olarak yıkılan devleti ayakta tutmaya çalışmıştır. 1277 yılında ortaya çıkan Karamanlı-Cimri isyanı sırasında, Moğol Kağanı yanında bulunan Fahreddin Ali, Afyon’dan gelerek Konya’yı savunan iki oğlunu bu savaş sırasında kaybetmiştir. İki oğlu da Konya’daki Sahip Ata Türbesi’nde yatmaktadırlar. Oğullarının ölümü sonrası yapımını istediği anlaşılan türbe ise 1283 yılında yenilenmiştir.

      Moğolların ağır mali tahakkümü altında ezilen Selçuk devletini neredeyse tek başına yöneten Fahreddin Ali, vergilerin artması ve hazinenin bunu karşılayamayacak durumda olmasından ötürü, söz konusu vergilerin bir kısmını kendi hazinesinden ödemek zorunda kalmıştır.
      Geyhatu’nun 1285 yılında Erzincan’ı yaylak ve kışlak olarak kullanmak istemesi ve bunun için gerekli para ve erzak teminini sadece Fahreddin Ali’nin üstlenmiştir, diğer divan üyelerinden hiçbiri ona bu para temininde yardım etmemiştir. Bunun nedeni Moğollar tarafından divan üyelerine sorulduğunda “Divan ferman ve menşûrlarda sade onun imzası var, bu yüzden ordu masraflarını da yalnızca kendisine ait olması” gerektiği cevabı verilmiştir. Bu, diğer divan üyeleri ile Fahreddin Ali arasındaki açık anlaşmazlığın bir göstergesidir.
      Yaklaşık 35 yıl, tüm divan kararlarını neredeyse tek başına alan ve imzalayan Fahreddin Ali’nin siyasi ve ekonomik gücü, diğer yöneticiler arasında bir düşmanlık ve kıskançlık oluşturmuştur. Tarihi kaynaklarda belirtildiğine göre Fahreddin Ali bu yıllarda çok fazla para ve mal kaybetmiştir. Örneğin, sadece bir seferde Karahisar’dan 400.000 dirhem kadar bir parayı Moğollara vermek zorunda kalmıştır.
      1288 yılında Moğolların malî baskıları sebebiyle, Fahreddin Ali ile Moğolların Anadolu’daki işlerini yürüten Mücirüddin Emir-Şah’ın araları açılmıştır. Moğollar, bunun üzerine Fahreddin Ali’yi azledip, yerine Fahreddin Kazvini’yi vezir yapmışlardır. 
      Anadolu Selçuklu Devletinin yaklaşık 35 yıllık dönemine vezir olarak siyasi hayatına, bani olarak da kültür ve sanat ortamına damgasını vuran Sahip Ata Fahreddin Ali’nin hayatının önemli bir kısmı bilinmezliklerle doludur.
      Fahreddin Ali’nin öncelikle nereli olduğu konusunda bazı tartışmalar vardır. Kimi kaynaklar Anadolu’ya Fahreddin Ali’nin eskiden göçmüş bir İranlı aileden gelmiş olabileceğini belirtmektedir. Bu düşünceyi destekleyen bilgilerden biri de Fahreddin Ali’nin vezir olduktan sonra, divana ait yazıların tamamını Arapça’dan Farsça’ya çevirtmesidir. Fahreddin Ali’nin okuma-yazma bilmemesine rağmen böyle bir uygulamada bulunması, onun aslen İranlı olduğu yolundaki söylemleri güçlendirmektedir.
   İ.H.UZUNÇARŞILI, Selçuklularda vezaret makamına geçecek kişinin kalem erbabı veya katiplikten yetişmesi gerektiğini; bunların dışında, erbab-ı seyf denilen kılıç erbabı ümera arasından da vezir tayin edilebildiğini belirtmektedir. İ.H.UZUNÇARŞILI, Fahreddin Ali’yi, Müîniddin Süleyman ve Sadeddin Köpek ile birlikte kılıç erbab-ı ümerâ arasında zikreder. Nitekim, Fahreddin Ali’nin ilk görevi olan Emir-i Dâd (Adliye Bakanlığı) daha çok askeri kişiliklere verilen bir makamdır. Bu anlamda, Fahreddin Ali’nin asker kökenli olduğu söylenebilir.

  İ.H.UZUNÇARŞILI, Fahreddin Ali’yi Anadolu Selçuklu vezirlerinin en zengini olarak belirtir. Gerçekten de Fahreddin Ali’den bahseden tarihi kaynaklar, onun zenginliği konusunda hemfikirdirler. Bilindiği gibi onun yaptırdığı ilk eser 1246 tarihli İshaklı Han’dır. Selçuklu dönemi hanlarının banilerine bakıldığında sultan veya vezir, atabey, pervane gibi üst düzey saray görevlilerinden oluştuğunu görmekteyiz. Fahreddin Ali, bu Hanı yaptırdığında Emir-i Dâd’dır. Böylesi bir prestij yapısını yaptıracak kadar büyük maddi birikime, henüz devlet kademesinin ilk basamağında ulaşmış olması Fahreddin Ali’nin, devlet yönetiminden önce de hatırı sayılır bir zenginliğe sahip olduğunu göstermektedir. Devlet kademesinde yükseldikçe zenginliğinin de arttığı açıktır.
      Son yaptırdığı eser olan Sivas Gök Medrese, maddi imkanı ile eş değer bir görkemi sergiler niteliktedir. İsmi Afyon olarak değiştirilene kadar Sahib-i Karahisar şeklinde bilinen bölge, Fahreddin Ali ve oğullarının yıllarca neredeyse devletten bağımsız yönetiminde kalmış, bölgenin tüm vergileri vezirin hazinesine aktarılmıştır. Bu da, vezirin zenginliğini besleyen en önemli kaynaklardan birini oluşturmuştur.
      Tarihi kaynaklar, Fahreddin Ali’nin hayır müesseselerinin çokluğu konusunda da aynı düşünceyi paylaşmaktadırlar. Büyük bir kısmı günümüze ulaşamayan, cami, medrese, hânikah, türbe, han, hamam, çeşme, kaplıca, buz-hane gibi çeşitli yapılar ve onların vakıfları, Fahreddin Ali’nin Ortaçağ sanat ve kültür ortamına bani olarak özellikle XIII. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurduğunu göstermektedir. 1271-1274 yıllarında vezirlik görevinden azledildiği günleri hayır eserlerinin tamiri, vakıf ve emlâkının vakfiye işleri ile geçiren Fahreddin Ali’nin, bu konuya çok önem verdiği görülmektedir. Vezirlikten azledilip hapsedildiği günlerde oğlu Nasreddin Hasan, Abaka Han’dan babasının hapisten çıkarılması, malları ve emlâkına zarar gelmeyeceğine dair güvence almıştır. Aksarayi; azledildiği günlerde Fahreddin Ali’nin hayır malları ve gayri menkulleri konusunda rakipleri tarafından, bazı tartışmalar çıkartıldığını belirtmektedir. Tarihi kaynaklardan nakledilen bu iki bilgi, evinde geçirdiği bu dönemde, Fahreddin Ali’nin malları konusunda oldukça endişelendiğini göstermektedir. Fahreddin Ali’nin mallarının ve gayri menkullerinin teminatı için iki yolu seçtiği görülmektedir. Birincisi, oğlu tarafından Abaka Han’dan alınan mallarına herhangi bir saldırı olmayacağına dair güvence; ikincisi söz konusu mallarını ve gayri menkullerini vakıf kurumu içine alarak kanuni bir teminat altına almaktır.
      İslam hukukuna göre, vakıf kurumu içine dahil olan mallar ve gayrimenkuller, vergiden ve müsadereden muafiyet kazanmaktadır. Fahreddin Ali’de, azledildiği yıllarda mallarını vakıf kurumu içine almaya çalışmıştır. 1280 yılında tamamlanan tek vakfiyesinin de bu yıllarda düzenlendiği anlaşılmaktadır. Bu yolla Fahreddin Ali, vakıf kurumu içine aldığı mallarını hukuki bir teminat altına almış oluyordu.
    Bir kişiyi vakıf kurmaya iten başlıca nedenlerden biri, Allah rızası için amel işleme ve bu salih amelleri kendisinden sonra gelenlere miras bırakma arzusudur. Vakıf kurumu, Ortaçağ’da, bugünkü kamu sektörünün yerine getirdiği pek çok hizmeti üstlenmiştir. Bu anlamda vakıf, devlet yöneticilerinin ekonomik politikaları açısından da çok önemlidir.
     Baninin vergiden ve müsadereden muafiyetin dışında; erkek çocuğun aşırı israfta bulunmasının önüne geçebilmek, ilim adamlarına vakıf gelirlerine bağlanmış kürsüler tahsis ederek onların bağlılığını kazanabilmek, bu yolla da halk arasındaki desteğinin zeminini mümkün olduğunca genişletebilmek gibi sebepleri de bulunmaktadır. Bu anlamda, Fahreddin Ali’nin de dinsel inançlarının yanı sıra, gerek devrin ekonomik politikaları, gerekse sahip olduğu malları korumak ve vergiden muafiyet gibi bir takım kişisel sebeplerden ötürü ona “Ebu’l Hayrat” ünvanı kazandıran birçok hayır tesisi yaptırdığı anlaşılmaktadır.
      SAHİP ATA FAHREDDİN ALİ’NİN BAŞLICA ESERLERİ
  • Afyon, İshaklı Han (Sahip Ata Hanı) M.1249 yılı,

  • Akşehir, Taş Medrese´nin tamiri M.1250 yılı,

  • Konya, Sahip Ata Hanı M.1260-61 yılları,

  • Konya, Sahip Ata (Larende) Camisi M.1258 yılı,

  • Konya, İnce Minareli Medrese (Dar-ül Hadis) M.1258-1279 yılları,

  • Ilgın (Sahip Ata) Kaplıcası M.1267-1268 yılları,

  • Ilgın (Sahip Ata) Hanı M.1267 yılı,

  • Kayseri, Sahibiye Medresesi M.1267-1268 yılları,

  • Sivas, Gök Medrese 1271 yılı.

  • Konya Sahip Ata Hankah’ı M.1279 (Vakıflar Genel Müdürlüğünce 2006 yılında Vakıf Eserleri Müzesi olarak hizmete açılmıştır.)      

  • Konya, Sahip Ata Türbesi M.1277-1278 ( Sahip Ata Fahreddin Ali’nin kendisi, iki oğlu Taceddin Hüseyin ve Nasreddin Hasan, Kızı Melike Hatun, Torunu Şemseddin Mehmet ve aile fertlerinden bir kişinin daha olduğu toplamda 6 sandukanın yer aldığı türbe) 

  • Konya Sahip Ata Hankah’ı karşısında bulunan Sultan Hamamı, XIII.ikinci yarısı      

  • Konya, Sahip Ata Mescidi (Tahir ile Zühre Mescidi) XIII.üçüncü çeyreği

26 Şubat 2016 Cuma

BALTASI GEDİK Mahmut Baba..elmalı

BALTASI GEDİK Mahmut Baba..elmalı
   

"Baltası gedik Mahmut Baba; Abdal Musa Hazretlerinin oduncusu, bir rivayete göre kardeşidir. 1300’lü yıllarda yaşamıştır.
Alanya Beyi’nin oğlu Gaybi, bir av sırasında Abdal Musa dergâhına gelir ve burada Abdal Musa Hazretlerine intisap eder. Alanya Beyi, oğlu Gaybi’nin Abdal Musa dergâhında zorla tutulduğunu zanneder. Adamlarını Elmalı’ya Abdal Musa Hazretlerinin üzerine gönderir. Hıristiyan Teke Beyi Kılağası İsa Elmalı’ya hareket eder. Bu haberi alan Abdal Musa Hazretleri de dervişleriyle onları karşılamaya çıkarlar.
Hıristiyan Teke Beyi Kılağası İsa’nın adamlarıyla Abdal Musa Hazretlerinin dervişleri bu günkü Elmalı’nın kuzeybatısındaki Baltası Gedik Türbesinin olduğu yerde karşılaşırlar. Savaşta Abdal Musa’nın oduncusu Mahmut Baba, Kılağası İsa’nın kafasını baltasıyla uçurur. Kılağası İsa’nın adamları da dağılırlar. Bu olaydan sonra Abdal Musa Hazretleri: 
—Beni ziyarete gelen önce seni ziyaret etsin, sonra bana gelsin! Diyerek Mahmut Baba’ya bu olayın olduğu yere dergâhını kurmasını söyler. (Anadolu Erenleri-Nezihe ARAZ)
Mahmut Baba dergâhını burada kurar. O zaman ki Elmalı’ya gelen Antalya yolu Baltası Gedik mevkiinden geliyordu. Bu gün Baltası Gedikte doğudan Elmalı’ya üç yol geldiği görülür. Bunlardan güneydoğudan gelen yol Gökpınar’dan, ortadan gelen yol Semahöyük’ten, üstten gelen yolda Bayındır’dan gelir. İşte ortadan gelen Semahöyük yolu Elmalı’nın eski Antalya yoludur.
Baltası Gedik dergâhı Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar açıktır. 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin kapatılması Kanunu’yla bu dergâhta kapatılmıştır. O günleri çocukluğunda yaşayan 1336 doğumlu bir zat 90’lı yıllarda şunları anlattı: 

— Oğlum, burada biz çocukken dervişler yaşardı. Dergâhın her tarafı meyve ağaçlarıyla doluydu. Dergâhın içinde şadırvanı, aşevi bulunuyordu. Şu koca meşenin altında dervişlerin mezarları yer alıyordu. Buradaki dervişlerin birinin adı “Çuldum puldum” idi. Üstü başı eski giysilerden olduğu için onu böyle çağırıyorlardı. Birisi ona “Çuldum puldum!” diye seslendi mi O da “Baltası Gedik’te buldum!” diye cevap veriyordu. Çuldum puldum ve iki dervişin mezarı türbenin üst(kuzey) tarafındadır. Dedi ve mezarların yerlerini gösterdi.
2000’li yılların başında Elmalı Belediyesi Baltası Gedik Türbesinde düzenleme çalışmaları yapıyordu. Türbenin etrafı dozerlerle açılırken, Türbenin kuzeyinde üç dervişin mezarı çıkmış. Ben de o anda oraya geldim. Kemikleri görünce hayretle:
— Bu mezarlar Çuldum puldum ve öteki dervişlerin mezarları, demek anlatılanlar doğruymuş. Dedim. Çalışanlara mezarların kimlere ait olduğunu anlattıktan sonra burayı neden kürüdüklerini sordum. Çalışanlar burada böyle mezarlardan haberleri olmadıklarını, bilmediklerini söylediler. Bu defa bana: 
— Madem sen biliyordun neden bize söylemedin dediler. Ben çevreme bakınıp benden yaşça çok büyük olanları görünce onların söylemeleri gerektiğini belirttim. Oradaki büyükler:
— Biz de bir şey bilmiyorduk. Dediler. Daha önce dervişlerle ilgili bana bilgi veren yaşlı kişinin söyledikleri doğru çıkmıştı. Belediye çalışanlarından Selahattin çavuş ve Zühtü Ağabey daha sonra dervişlerin mezarlarını başka yere aktardılar.
Bu gün buraya pek çok ziyaretçi gelmektedir. Elmalı’ya tepeden hâkim olması, soğuk suyu ve söğütlerin gölgesiyle beğenilen bir mesire yeridir. Yine Abdal Musa’yı seven Müslümanlar burada kurbanlarını kesmekte, dualarını ve ziyaretlerini yapmaktadırlar. Özellikle kadir gecelerinde ve Abdal Musa’yı anma şenliklerinde ziyaretçisi pek çok olmaktadır. (ELMALI SÖYLENCELERİ -Yusuf KIRCAN)".

MİRÂC (MİRÂC-NÂME)

MİRÂC (MİRÂC-NÂME) 
Mirâc: Ruh fezasında yükselmek ve “makam-ı mahmud”a ermektir. Hz. Muhammed’in “Habibullah” (Allah sevgisi) makamına yükselmesidir. Bu makam anneyle bebek arasında ki ilişki gibidir. Hiçbir beklenti olmadan salt şevkat, merhamet ve sevgi bütünleşmesine ermesidir. Hz. Muhammed, Cebrail vasıtasıyla Sidret-ül Münteha (Akıl boyutunun bittiği, aşk ile ulaşılan Allah’a en yakın makam) ya gelince, Cebrail: “Ben buradan ileriye geçemem, geçersem yanarım”. deyince; Peygamberimiz “Öyleyse sen yerinde kal. Ben ezelden bu aşk yoluna canımı kurban koymuşum. Yanarsam tek başına yanayım. Canını cananından sakınan, canını nasıl görebilir? Cananı uğrunda bu can feda olsun” der ve Allah’a yalnız gider. Dönünce de yatağının soğumamış olması bize neyi ifade eder? Tasavvufta Cebrail akıldır, yani Cebrail’in aklın ona vahyettiklerinin nereden geldiğini anlamak ve öğrenmek istiyordu. İşte İmam Cafer buyruğuna göre bu merak, Cebrail’i kırklar meclisine götürdü. Kırklar meclisi ile ilgili Yunus’a kulak verelim: Muhammed ile bile Mİ’RAC’a ağan benim Ashab-ı suffe’y ile yalıncak olan benim. Sabr ile kanaatı viribidim bunlara Kırk kişi bir gömlekten başın çıkaran benim. O kırkından birine neşteri çaldımıdı Kırkından kan akıtıp ibret gösteren benim. Adem peygamber ile Havva yaratılmadan Uçmak’tan sürülüben o müflis olan benim. Adımı YUNUS taktım sırrım âleme çaktım Bundan ileri dahi dilde söylenen benim. Yunus KIRKLAR: Rical-ül Gayp (Gayp Erenleri) alemidir. O takva sahipleri ki; gaybe (görünmeze) inanırlar. Namazı dosdoğru kılarlar. Verdiğimiz azıklardan yedirirler.[1] İşte bu erenler aleme düzen verirler. İnsanlara yardım ederler. MİRÂC: Semaya yükselme, madde aleminden mana alemine geçiştir. İSRA: Yürü anlamındadır (Gece yürüyüşü). Hz. Muhammed Mirâc dönüşü kırklara uğrar. Diğer bir kaynağa göre de Kırklar Meclisi, batın alemi karşılığı kullanılan, Velayet Makamı (Ermişlik Mertebesi)’dır.[2] Onun yalnız tevilini gözetirler. Onun tevili geldiği gün, daha önce onu unutanlar şöyle derler: İnan olsun, Rabbimizin Resulleri gerçeği getirmişlerdir. Acaba bizim için şefaatçılar var mı ki? Bize şefaat etsinler. Yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderebilir miyiz? Öz benliklerini hüsrana ittiler. İftiralarına alet ettikleri, onlardan uzaklaşıp kayboldu.[3] Vahyin nereden geldiği Hz. Muhammed’de aşk olmuştu. (Kur’ân’ı nereden getiriyorsun?) Cebrail (A.S) perdeyi müsa’ade-i Resülullah’tan sonra kaldırıp bakınca o vakit Resulullah’ın vücudu nuraniyesinden alıp, vücudu unsuriyyesine getirdiklerini Resul-u Ekrem’e arz eder. Bunun açık anlamı şudur; “KENDİSİNDEN- KENDİSİNE” Çünkü tasavvufta Cebrail’in akıl olduğunu yazmıştık.[4] “Bütün varlıkların tesbihi o kudrettedir ki, kulunu gecenin birinde mescid-i haramdan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksaya yürütmüştür. Bu ayetlerden bir kısmını O kulumuza göstermek için.” [5]Kuran’ı Kerim’de geçen evvel, ahır, zahir, batın, hepsi o gönülde sultan imiş (Kaabe kavseyn-i ev edna) En yüksek ufuktadır o.[6] Sonra iyice yaklaştı ve sarktı.[7]Araları iki yay boyu kadar veya daha az kaldı.[8] işte Mirâc makamı burasıdır. Cem’lerde okunan Mirâclama bu yolculuğu sembolize eder. Cem’lerde mirâc, Kesret (Çokluk)’ten, Vahdet (Teklik)’e geçiştir. Mirâçtan Hz. Muhammed’in iki rekat namaz getirdiğine işaret edilir. Alevi ibadetinde, Mirâçlama okunurken, Muhammed ayağa kalktı deyince cemaat ayağa kalkar ve kıyama (Ayakta dik durmak) durur, eğiliben secde kıldı denilince rükuya (Elleri dizlere koyarak eğilme) durur ve oturunca secde yapar. Namazın şekliyle ilgili Kur’ân da üç emir vardır: Kıyam-Rükû-Secde Kıyam; uluhiyet (Allah), rukü; ahadiyet (Teklik), Secde; Adem makamıdır. Bizlerde bu şekilleri Mirâc okunurken şeklen uyguluyoruz. Adem olanlar da ibadetiyle Mirâca yükselebilmelidirler, akıl ve ruh boyutuyla yükselmelidirler. Muhammed’in Mirâc’ı Ali ile birlikte olmuştur. Mirâc’ın vuku bulduğu yere “Kaabe Kavseyn ev Edna.” (İki yayın çakıştırılarak tek oku atacak kadar yakınlık) makamı derler. Bu mirâc Hakikatı, her ikisinin de tefekkür halinde ruhen birbiriyle birleşmeleri keyfiyetinden ibarettir. Bildiriye göre Mi’rac ta Hz. Muhammed’e “Cebrail” önderlik etti, fakat, “Sidret-ül Münteha”dan ileri geçemeyerek, Muhammed’i orada kendi başına bıraktı. Bu rivayetin anlatmak istediği şudur; Cebrail demek akıl demektir, akıl ise, madde de,vücutta bulunduğundan yine maddeye göre tefekkür edebilir, yani, madde de, varlığın sınırını aşamaz. Başka bir deyişle, akıl da, bir bakıma maddidir, dolayısıyla sınırlıdır. İşte Hz. Muhammed de seyranını maddi aklının son sınırına kadar yaptı fakat, daha ileri gidemedi. Ancak daha ileri gitmek ve Hakikatı tamamıyla kavramak istemekle, bu sefer, aklını bırakıp onun yerine “O”na sarıldı ve ruh yoluyla, kalp yoluyla seyrana başladı. İşte Hz. Muhammed ruhu ile seyranda iken, karşısına bir aslan çıktı ve nereye gittiğini sordu, Muhammed de Hakk’a gittiğini ve birlikte gitmelerini teklif etti ve Muhammed bu Aslana iyice bakınca onun Hz. İmam Ali olduğunu anladı.. Bu suretle de Hakk’a beraberce gittiler. Mirâcın dış (zahiri) anlamda rivayeti budur. Fakat iç (batın) anlamda ortaya konmak istenen gerçek şudur: Hakikata tamamıyla ulaşma yolunda, Hz. Muhammed ile Hz. İmam Ali maddeten karşılaşıp ruhen birleşmişler ve Hakk’a birlikte ruh olarak ulaşmışlardır. Başka bir deyişle, Hakk kendini bilmek ve sevmek için Hz. Muhammed ve Hz. İmam Ali suretinde ve şahıslarında tecelli etmiştir ki onların ruhları birleşince tekrar aranan zat bulunmuş ve onunla tekrar birleşilmiş, bir olunmuş olur. Diğer bir değimle de Muhammed ve Ali birleşmesinden Hakk tecelli ederek; “Hakk-Muhammed-Ali” vasıl olmuştur. Mirâc keyfiyeti, kendi derecelerinde, ariflere, kamil insanlara da müyesserdir. Kendi derecelerinde sözümüzden maksat ise Hakikat yolundaki ilimleridir. Esasen, bütün maddi ve manevi ilimlerimizden asıl maksat da böyle ilahi bir seyran yapabilme kudretini kazanabilmemizdir. Buda insanın varlığını ve yokluğunu aynı zamanda bilebilmekle ve bütün zerrelerin kendi olduğunu görüp her şeyi, bütün varlığı o gözle görmekle mümkündür. Yani, kendi kendimizi her bir zerrenin kendi bilgisi ve görüşüyle görmekle mümkündür ki: “Ölmeden önce ölmek”de budur.[9] Bunları açıkladıktan sonra, Cebrail’in Hakiki manası nedir? diye sorarsak şunları söyleyebiliriz: Cebrail’in Hakiki manası Hz. Muhammed‘de vaki olan ilahi tecelli ve Hakk’ın tam zuhurudur ve Muhammed’in aklıdır. · Hz.Muhammed’in, kalbinin misali sureti, İsrafil’dir. · Hz. Muhammed’in,vehm’inin misali sureti, Azrail’dir. · Hz. Muhammed’in, Aklı’nın misali sureti, Cebrail’dir. · Hz.Muhammed’in, Himmet’inin misali sureti, Mikail’dir. Dil her şeyi tattığı için, Azrail’dir. Göz her şeyi gördüğü için, Mikail’dir. Kulak her şeyi duyduğu için, İsrafil’dir. Akıl her şeyi bildiği için, Cebrail’dir. (Vehm: Şüphe, tereddüt, korkudur. Himmet: Gayret etmek, çalışma, çabalama anlamındadır.) Hz.Muhammed’in gerçek anlamda Mirâcı budur. Mirâc madde aleminden mana alemine geçiştir. Diğer bir deyimle de “fakr” aleminden “fahr” alemine, geçiş yani, “Fahri Kainat” (Kâinatın efendisi) makamına erişmektir. Miracımıza devam edelim: Evvel emanet budur ki: Piri, rehberi tutasın Kadim erkâna yatasın Tariki müstakime. Dosdoğru yola gidebilmek için her insana bir yol gösterici yani bir rehber gerekir, çünkü, yola rehbersiz gidilmez. Rehber bilendir. Bilen kişiyle dost ol, çünkü, seni aydınlatır, bilgisiz kişilerle dost ol, çünkü sen onu aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.[10] Evet bilenlerle yol yürünür. Bilmeyen seni yolda bırakır. Onun için kişiye yolu bilen, menzile götüren bir rehber gereklidir. Muhammed belin bağladı Anda ahiri Cebrail İki gönül bir oluben Hep yürüdüler dergâha. Dergâha gidebilmenin yolu, gönüllerimizin birliğinden geçmektedir. Çünkü, kesretten (çokluktan) vahdete (tekliğe) geçiş ancak gönül birliğiyle olmaktadır. Doksan bin kelâm danıştı İki cihan dostuna Tevhidi armağan aldı Yeryüzündeki insana Kelam: sözdür, bilgidir, irfaniyettir. İrfan: İlâhi bir feyiz olarak kâinatın sırlarını bilme kudretidir, bilmek, tanımaktır, Allah’ın birliğini,tekliğini bilmektir. O şerbetten biri içti Cümlesi mest-ü hayran Mümin Müslim üryan büryan Hepsi de girdi semaha. Mest olma, serden geçmektir, kelamın bittiği andır. Artık O’ndan başka gönülde kimse kalmamıştır, aşk sarhoşu olunmuştur. Üryan, büryandır o. Tevhid olunmuştur. Bir vücutta ikilik olur mu hiç! Irmaklar deryada birleşmiştir. Gönül gerçek sahibinindir artık. Fani olan, baki olanına kavuşmuştur. İbadet yapmanın amacı da bu değil midir? Bunları belirttikten sonra gelelim yaşamımızda ki miraca. ALİ RIZA UĞURLU DEDE AŞK-I MAHABBET 4.BASKI [1] Bakara Sûresi,ayet 3 [2] Menakib-ül Esrar / Behçet-ül Ahar [3] A’râf Sûresi,ayet 53 [4] Zeynel Abidin Cümbüş; Aşkın anahtarı, Vahiy konusuna bak. [5] İsrâ Sûresi,ayet 1, [6] Necm (yıldız) Sûresi,ayet 7, [7] Necm (yıldız) Sûresi,ayet 8, [8] Necm (yıldız) Sûresi,ayet 9, [9] Prof. Dr. Cavit Sunar, Melamilik ve Bektaşilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak. Yay. [10] Konfüçyüs 

Cihan Dede Türbesi AFYONKARAHİSAR -Şuhut

Cihan Dede Türbesi 

AFYONKARAHİSAR -Şuhut 

 Afyonkarahisar İli Şuhut İlçesi Balçıkhisar Beldesi Tekke Mahallesinde türbesi vardır.
Cihan Dede Türbesi
Cihan Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Anadolu ereni olarak anılmaktadır. Yeşil Eşikli Cihan Dede olarak anılmaktadır ve yöre halkı tarafındanCan Dede olarak da bilinmektedir.  
Cihan Dede Türbesi
Türbe ahşap malzemeden yapılmış olup herhangi bir mimari özelliği yoktur. Türbe yanında aşevi ve cemevi yapımı sürmektedir.

 Yörede bulunan Alevi vatandaşlarımızın ziyaret ettiği Cihan Dede’ye değişik dilekler için ziyaret edilmekte ve kurban adağında bulunulmaktadır.

ALEVİLİĞİN EN ESKİ BELGESİ: GUDEA SİLİNDİRİ

ALEVİLİĞİN EN ESKİ BELGESİ: GUDEA SİLİNDİRİ

ALEVİLİĞİN EN ESKİ BELGESİ: GUDEA SİLİNDİRİ

Alevi mürşitleri Aleviliğin başlangıcını anlatırlarken: 'Ayin-i Cem ilk ne zaman ve nerede yürütülmüşse Alevilik de o zamanda ve o mekanda başlamıştır' derler.Bu mürşit sözünden hareketle kimileri ısrarla ilk Ayin-i Cem'in günümüzden bin dört yüz yıl evvel Arap Yarımadasında Hz. Ali'nin toprak damlı evinde yürütüldüğünü ve dolaysıyla Aleviliğin Hz.Ali ile başladığını öne sürüyorlar.

Elimizde Hz. Ali'nin evinde cem kurulduğuna, bağlama çalınıp, nefesler söylenip semah dönüldüğüne dair hiçbir kayıt yok. Bırakın Hz. Ali'nin bağlama çalıp, semah dönmesini, cem yürütmesini, elimizde Hz. Ali'nin Alevi erkanından, Alevi inancından haberdar olduğunu kanıtlayacak en küçük bir bilgi yada belge kırıntısı dahi yoktur.
Hurafeleri bir kenara bırakıp gerçeklerin ardına düştüğümüzde; Alevi inanışının temel taşı ve Aleviliğin yegane ibadet biçimi olan Ayin-i Cem törenine ait ilk yazılı belgeyi Paris Louvre müzesinde buluruz.Bu belge s 'Gudea Silindiri' olarak bilinen bir Sümer silindir tabletidir..
Sümer uygarlığının son reformisti, Lagaş şehir devletinin ünlü prensi Gudea tarafından MÖ.2125 yıllarında yazdırılan 50 cm boyunda 33cm çapındaki bu silindir tablet Alevi Ayin-i Cem töreninin uzak geçmişine ışık tutacak en eski yazılı belgedir.
Ayin-i Cem, Cem Evi’nin ayin için hazırlanması ile başlar, ayinde sunulacak yiyecekler, (lokma), içkiler (dem) ve Ayin-i Cem’i başlatacak çerağ(çıra-mum) hazırlanır. Sonra ayini yöneten pir (yada dede) törende hizmet görecek on iki hizmetliyi seçer.Ayin-i Cem çerağ uyarılması yada delil uyarılması adı verilen ritüelle başlar.
Gudea silindirinde önce dört-beş bin yıl önce Sümer'de yapılan törenin hazırlık safhası anlatılıyor
“…Gudea bir dizi ilahın yardımıyla tapınağı (cem evi) temizledi...törende (Ayin-i Cem) kullanılacak bütün yiyecekler (lokma) adak içkilerini (dem) ve tütsüleri (çerağ) hazırladı... Bunun ardından tapınağın (cem evi) gereksinimlerini karşılayacak bir gurup hizmetliyi (on iki hizmetli) atama işine geçti.” (parantez içlerini ben yazdım)
Sümer tabletinde bu girişten sonra törende görevlendirilen on iki hizmetlinin adları sayılıyor.
1. Kapıcı (gate keeper)
2. Kahya / Değnekçi (butler)
3. Nezaretçi /Gözcü (bailiff)
4. Silahtar (armaurer)
5. Müzisyen /zakir (musician)
6. Kuşbaz (game keeper)
7. Keçi Çobanı/Kurbancı (goatherd)
8. Dalyan Denetçisi (fisheries inspector)
9. Ulak /Peyik (messenger)
10. Tahıl Denetçisi (grain inspector)
11. Mabeyinci (chamberlain)
12. Arabacı (coachman)
Alevi Ayin-i Cem’inde yer alan On iki Hizmetli'nin adları şunlar
1. Pir Mürşit
2. Rehber
3. Gözcü (Yoklamacı)
4. Çerağcı (Delilci)
5. Zakir
6. Süpürgeci
7. Kurbancı (kimi bölgelerde Sofracı)
8. Saka
9. Peyik
10. Pervane (Semahcı)
11. Sucu-Kuyuccu
12. Kapıcı
Eski Çağda Sümer'de yapılan ayin ile bugün Anadolu'da halen yürütülen Alevi Ayin-i Cemleri arasındaki tek fark on iki hizmetlinin kimilerinde görülen farklı isimlendirmeler.Bu farklılıklar da;Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki Ayin-i Cem’lerinde on iki hizmetlinin isimlendirilmelerinde yer yer görülen farklılıklardan çok da fazla değil.
Lokma , dem, çerağ ve on iki hizmetli dışında Alevi Ayin-i Cem töreni ile Sümer töreni arasında bir benzerlik daha var; Sümer dini törenleri müzisyenlerin çaldığı “balag” adını verdikleri bir müzik aleti ile müzik eşliğinde yapılırdı. Bugün Anadolu’da Aleviler’in Ayin-i Cem’leri de müzik eşliğinde yapılıyor. Bu törende kullanılan müzik aletinin adı herkesin bildiği gibi “bağlama” dır.
ERDOĞAN ÇINAR - ALEVİLİĞİN GİZLİ TARİHİ

ŞEKERPARE KADIN TÜRBESI..EYÜP SULTAN

1_ekerpare



Burada tanıtacağımız türbe Eyüp Sultan, Sultan Reşad Caddesi, Beybaba Sokak ile Camii Kebir Caddesinin kesiştiği nokta da, Ferhat Paşa türbesinin karşı köşesinde yer alan Şekerpare Kadın Türbesidir. Bugün türbenin içinde iki erkeğe ait sanduka vardır. Bu sandukalar, Sultan İbrahim devri Bâbüssaâde ağalarından Abdurrahman Ağa ile yine Sultan İbrahim devri hazine-i hassa ağalarından Hasan Ağa'ya aittir. Fakat türbenin adı Şekerpare Kadın türbesi olarak bilinir. Ayrıca kitabesinde de aynı ada rastlanır. O halde bu garip olayın aslı nedir? Osmanlı Devleti 16. yüzyılda muhteşem yükselişin arkasından 17. yüzyılda bir duraklama çağına girmişti. Sultan I. Ahmed'in kısa süren saltanatının arkasından düzenin bozulmaya başladığı görülür. İşte bu dönemlerde (1640-8) tahtta Sultan İbrahim bulunmaktadır.
Şekerpare Kadın ise yabancı uyruklu genç bir cariye olarak girdiği sarayda yetişmiş, harem entrikalarını görmüş, anlamış ve bunların içinde nasıl zengin olunabileceğini kavramış, güzel ve zeki bir kadındır. Padişahı elde edebilecek etkinlikte işvebaz, kurnaz ve hırslı bir genç kadın olduğu söylenmektedir. Onun padişahın musahibelerinden olduğu da bilinmektedir. Musahib veya musahibe hükümdarların sarayda sohbet ettikleri kişilerdir. Şekerpare Kadın, işte bu güç ve karizması ile hem Sultan İbrahim'in gözdelerinden biri olmuş hem büyük bir servete erişmiş hem de bir konağa yerleştiği gibi ayrıca kendisi için Eyüp Sultan'da bir türbe yaptırmıştı. Ancak Sultan İbrahim'in saltanatının son yıllarında karışık bir takım entrikaların içine bulaşması ve Kösem Sultan ile aralarının açılması Şekerpare Kadın'ın sürgün edilmesine, nikâhlısı Musa Paşa'nın ise idamına sebep olmuştur.
Sultan İbrahim'in annesi Osmanlı tarihinin ünlü ve etkili kadınlarından olan Kösem Sultan, keskin zekâsıyla oğullarını etkisi altına aldığı ve bütün saraya nüfuzunu kabul ettirdiği bilinmektedir. Şekerpare Kadın ile Kösem Sultan'ın aralarının açılmasının sebebi bilinmez. Belki şekerpare'nin bir takım yolsuzluklara adının bulaşması, Kösem Sultan'ın ise kendinden başka bir kadının hâkimiyetine göz yummak İstemeyişi aralarındaki soğukluğun başlıca sebebi olsa gerektir.
Bu rekabetin sonucunda "Kudretli Valide" genç hasekiyi harem ağalarına dövdürmüş ve ondan sonra da oğlu Sultan İbrahim'den ferman çıkararak bütün mallarına el konularak sürgüne gönderilmesini karar altına almıştır. Bu karar o derece şiddetlidir ki genç kadının konağına kadar gidip gerekli bazı şeyleri almasına dahi izin verilmemiş ve olduğu gibi saraydan yola çıkarılmıştır.
Şekerpare Kadın'ın sürgüne yollanması ile birlikte onun sayesinde yükselen ancak 5-6 gün sadrazamlığı olan nikahlısı Kaptan-ı Derya Kara Musa Paşa da gazaba uğramış ve İstanbul'da Yedikule'ye hapsedilerek, Şekerpare'nin sürgüne gönderildiği zamanlarda orada idam edilmiştir. 17. yüzyılda başta Sultan II. Osman olmak üzere bazı vezirlerin Yedikule'de idam edildikleri bilinir.
Bütün serveti elinden alınan ve ancak haline acıyanların yardımlarıyla yaşamını sürdüren genç kadının çilesi esas buradan sonra başlıyordu. Şekerpare'nin sürgün yeri İbrim kalesi olmuştur. Bu Mısır'ın en güneyinde Osmanlı ülkesinin Habeşistan (Etiyopya) sınırındaki son kalesidir.
Şekerpare'nin burada ne kadar yaşadığı da bilinemez. Ancak o çağın içinde yaşamış olan Evliya Çelebi Şekerpare'nin bir süre sonra İbrim'den çıkarak Mısır'a yerleştiğini ve orada öldüğünü bildirir. Ölüm tarihinin kaç olduğu ve bir mezarının bulunup bulunmadığı hakkında da bir bilgi yoktur.
Şekerpare kadının mal varlığına el konulduğu sırada kendi adına yaptırdığı buradaki türbe'sine de el konularak satılmıştır. Abdurrahman Ağa ile yakın dostu Hasan Ağa bu türbeyi ortaklaşa satın almışlardır. Türbenin kitabesinden anlaşıldığına göre aralarında çok sıkı dostluk bağı vardır. Hasan Ağa Abdurrahman Ağa ile birlikte 1652 yılında öldürülmüştür. Ayrıca Sadr-ı Esbak Mustafa Nail Paşa'nın eşi olan Fatma Sultan da (1867) burada gömülüdür.
Alman şair ve edebiyatçısı Heinrich Heine bir yazısında "Her mezar taşının altında bir dünya tarihi yatar" demiştir. Gerçekten mezarlıklardaki binlerce mezar taşı bir vakitler yaşamış ve tarihe mal olmuş kişilerin hatırasını yaşatır.
Her ölü tarihte nam bırakmış bir kişi değildir. Fakat o kişi hayatta olduğu yıllarda bir tarih yaşamıştır. Basit bir mezar taşından daha önemli bir mezar anıtı olan türbe ise tabiatıyla içinde yatan kişi veya kişilerin tarih içindeki varlıklarını hayat hikayelerini daha ayrıntılı bir şekilde yansıtmaktadır.
Alman şairi Heine'nin sözü, Eyüp Sultan semtindeki Şekerpare kadın türbesinde bütün canlılığı ile kendisini göstermektedir. Bu türbe Osmanlı tarihinin entrikalarla, karmaşık olaylarla dolu bir döneminde yaşayan Şekerpare Kadın'ın ibret vesikası sayılabilecek trajik hayat hikâyesinin abidesi olarak İstanbul tarihindeki yerini almaktadır.
1957 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılan imar hareketinden önce Türbe, senelerce marangoz atölyesi olarak kullanılmıştır. İmar sırasında türbenin yola bakan kısmındaki sebil kaldırılmıştır. 
Türbe üzerindeki kitabe şöyledir:

Çün Şekerpare Kadın türbesini mirinden
Nakd-i semen ile bey'itmek olundu ferman

İştirâ eylediler anı, bahasını virüp
İştirak üzre iki zâbit-i sahib-erkân

Birisi bab-ı saâdet ağası kim dinülür
Namına izzet ü ikram ile Abdurrahman

Birisi de ser-hazin Hasan Ağa odur
Kadr ile hâfız-ı emval-i Şehinşah-ı cihan

Oldular ol iki ağay-ı mükerrem zira
Birbirine meveddet ile misâl-i ihvan

Dâr-ı dünya vü ukbada Hüda Cevri
Birbirinden ayırmaya bihakk-ı Furkan

Aldılar türbeyi binellisekizde ikisi
Hak mahallinde ide her birine kasr-u cihan. 
Kaynaklar:
S. Eyice: Eyüp Sultan Sempozyumları, C. 9, s. 111-121, 2005.
R. Akakuş: Eyüp Sultan ve Kutsal Emanetler, s. 161-163, 1973.
Nidayi Sevim
HaberKültür.Net