10. ARALIK DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ
10 Aralık 1948
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A (III) sayılı kararı ile benimsenmiş ve ilan edilmiştir.
Resmi Gazete: 27 Mayıs 1949-7217
BAŞLANGIÇ
İnsanlık ailesinin tüm üyelerinin niteliğinde bulunan onurunu ve eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu,
İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için İnsan haklarının hukuk düzeniyle korunması gerektiğini,
Uluslar arasında dostça ilişkileri geliştirmeyi özendirmenin temeli olduğunu,
Birleşmiş Milletler halklarının Birleşmiş Milletler Antlaşmasında te-mel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların hak eşitliğine olan inancını yeniden belirttiğini ve daha geniş bir özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya karar vermiş olduğunu,
Üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerle işbirliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görüp gözetilmesini sağlamayı yükümlendiklerini,
Bu hak ve özgürlükler konusunda ortak bir anlayış oluşturmanın bu yükümlülüğün tam olarak gerçekleşmesi için büyük önem taşıdığını gözönüne alarak,
Genel Kurul,
Toplumun her bireyi ve her organının bu Bildirgeyi sürekli olarak gözönünde bulundurarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye ve ulusal ve uluslararası geliştirici önlemlerle gerek üye Devlet halkları, gerekse bu Devletlerin yargı yetkisi içindeki ülkele-rin halkları arasında bu hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin biçimde tanınıp gözetilmesini sağlayamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için bir ortak başarı ölçüsü olarak bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.
Madde 1
Tüm insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirlerine karşı bir kardeşlik anlayışıyla davranır.
Madde 2
Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ve toplumsal köken, doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu Bildirgede ileri sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir.
Ayrıca ister bağımsız olsun, ister vesayet altında ya da kendi kendini yönetmeyen bir ülke olsun, ister başka bir egemenlik sınırlaması altında bulunsun, bir kimsenin uyruğunda bulunduğu ülke ya da alanın siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayrım gözetilemez.
Madde 3
Herkesin yaşama ve kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.
Madde 4
Kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; kölelik ve köle ticareti her türüyle yasaktır.
Madde 5
Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ve ceza uygulanamaz.
Madde 6
Herkesin, nerede olursa olsun yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır.
Madde 7
Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunma hakkı vardır. Herkes, bu Bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrım kışkırtıcılığına karşı eşit korunma hakkına sahiptir.
Madde 8
Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.
Madde 9
Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.
Madde 10
Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine herhangi bir suç yüklenirken tam bir eşitlikle bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından hakça ve açık bir yargılanmaya hakkı vardır.
Madde 11
1. Kendisine bir suç yüklenen herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı bir açık yargılanmayla yasaya göre suçluluğu kanıtlanana değin suçsuz sayılma hakkı vardır.
2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem ya da kusurdan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Madde 12
Kimsenin özel yaşamı, ailesi, konutu ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu tür karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır.
Madde 13
1. Herkesin bir Devletin sınırları içinde yer değiştirme ve oturma özgürlüğüne hakkı vardır.
2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeden ayrılma ve ülkesine dönme hakkına sahiptir.
Madde 14
1. Herkesin, zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.
2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan ya da Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.
Madde 15
1. Herkesin bir uyrukluğa hakkı vardır.
2. Kimse keyfi olarak uyrukluğundan yoksun bırakılamaz. Kimsenin uyrukluğunu değiştirme hakkı yadsınamaz.
Madde 16
1. Evlenme çağındaki erkeklerle kadınların, ırk, uyrukluk ya da din bakımından sınırlamalar yapılmaksızın evlenmeye ve bir aile kurmaya hakkı vardır. Evlenirken, evlilik sırasında ve evliliğin bozulmasına ilişkin hakları eşittir.
2. Evlenme bağıtı, ancak istekli eşlerin özgür ve tam oluruyla yapılır.
3. Aile, toplumun doğal ve temel birimidir ve toplum ve Devlet tarafından korunur.
Madde 17
1. Herkesin, tek başına ya da başkalarıyla birlikte, mülkiyet vardır.
2. Kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Madde 18
Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü vardır. Bu hak, din inancını değiştirme özgürlüğünü ve din ya da inancını, tek başına ya da topluca ve açık ya da özel olarak öğretme, uygulama, tören ve ibadet yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir.
Madde 19
Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.
Madde 20
1. Herkes, barışçı bir şekilde toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir.
2. Hiç kimse, bir derneğe girmeye zorlanamaz.
Madde 21
1. Herkes, doğrudan ya da özgürce seçilmiş temsilciler aracılığıyla ülkenin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
2. Herkesin, ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.
3. Halkın iradesi, yönetim otoritesinin temelidir. Bu irade, genel ve eşit, gizli ve özgür oya dayalı dönemsel ve gerçek seçimlerle belirtilir.
Madde 22
Herkesin bir toplum üyesi olarak, toplumsal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çaba ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her Devletin örgüt ve kaynaklarına göre herkes onur ve kişiliğinin özgür gelişmesinin ayrılmaz bir üyesi olarak ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarının gerçekleşmesi hakkına sahiptir.
Madde 23
1. Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.
2. Herkesin herhangi bir ayrım gözetilmeksizin eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.
3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gereğinde başka toplumsal koruma yoluyla desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.
4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.
Madde 24
Herkesin, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve ücretli dö-nemsel tatiller dahil, dinlenme ve boş zaman hakkı vardır.
Madde 25
1. Herkesin, kendisi ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes; işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi denetiminin dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.
2. Analar ve çocukların özel bakım ve yardım hakları vardır. Tüm çocuklar, evlilik içi ya da dışı doğmuş olmalarına bakılmaksızın, aynı toplumsal korumadan yararlanır.
Madde 26
1. Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğrenim yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır.
2. Eğitim, insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yöneliktir. Eğitim, tüm uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirir ve Birleşmiş Milletlerin, barışın korunması yolundaki etkinliklerini daha da geliştirir.
3. Ana babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikle hak sahibidir.
Madde 27
1. Herkes, toplumun kültürel yaşamına özgürce katılma ve sanattan yararlanma ve bilimsel gelişmeye katılarak, yararlarını paylaşma hakkına sahiptir.
2. Herkes, yaratıcısı olduğu bilim, yazın ve sanat ürünlerinden doğan manevi ve maddi çıkarlarının korunması hakkına sahiptir.
Madde 28
Herkes, bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzen hakkına sahiptir.
Madde 29
1. Herkesin, kişiliğinin özgürce ve tam gelişmesine olanak veren topluma karşı ödevleri vardır.
2. Herkes, hak ve özgürlüklerini kullanırken, ancak başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refah gereklerinin karşılanması amacıyla yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olabilir.
3. Bu hak ve özgürlükler, hiçbir koşulda Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.
Madde 30
Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlet, grup ya da burada ileri sürülen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yokedilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.
10 Aralık 2012 Pazartesi
4 Aralık 2012 Salı
DÜNYA MADENCİLER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN
DÜNYA MADENCİLER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN
DÜNYA MADENCİLER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN
Roma İmparatorluğu zamanında babasının gazabından kaçan Santa Barbara‘nın, 4 Aralık günü bir mağaraya sığındığı ve mağarada çalışmakta olan madencileri koruduğuna inanılmış, bu nedenle madencilerin koruyucu azizesi olarak kabul edilmiştir. Santa Barbara‘nın İzmit‘te yaşamış olması ve efsanenin geçtiği mekânların Anadolu olmasından dolayı 4 Aralık, önce Anadolu
DÜNYA MADENCİLER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN
Roma İmparatorluğu zamanında babasının gazabından kaçan Santa Barbara‘nın, 4 Aralık günü bir mağaraya sığındığı ve mağarada çalışmakta olan madencileri koruduğuna inanılmış, bu nedenle madencilerin koruyucu azizesi olarak kabul edilmiştir. Santa Barbara‘nın İzmit‘te yaşamış olması ve efsanenin geçtiği mekânların Anadolu olmasından dolayı 4 Aralık, önce Anadolu
‘da daha sonrada Avrupa ve tüm dünyada "Dünya Madenciler Günü" olarak kutlanılmaktadır. Bu anlamda, 4 Aralık Odamızın öncülüğünde uzun bir süreden beri ülkemizin belli başlı kentlerinde ve çeşitli maden işletmelerinde "Dünya Madenciler Günü" olarak kutlanılmaktadır.
Madencilik, tarih boyunca uygarlıkların gelişmesinde çok önemli yer tutan sektörlerden biri olmuştur. Özellikle, insanlığın gelişim sürecinin son iki yüz yılındaki baş döndürücü ilerlemede yani 18. yüzyılda Avrupa‘da gerçekleştirilen sanayi devriminde, kömür ve demirin önemini yadsımak mümkün değildir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda da, bor, endüstriyel hammaddeler, metalik madenler, nadir toprak elementleri, trona, toryum vb. yeraltı kaynakları insanın yaşamını sürdürülebilmesi ve refah düzeyinin yükselmesi bakımından belirleyici olmuş ve gelecekte daha da belirleyici olacaktır. Bu bakımdan, madencilik sektörü dün olduğu gibi bugün de uluslar için vazgeçilmez konumunu sürdürmektedir.
Bu yeraltı kaynaklarını her türlü tehlike ve zorluk altında doğayla mücadele ederek üreten madencilere, toplumun vefa borcu bulunmaktadır. Yerin metrelerce altında insanlığa hizmet için gerektiğinde canlarını hiçe sayan maden emekçilerine hakettikleri değerin verilmesi aynı zamanda bir insanlık görevidir. Her vardiya başında "selametle" diye uğurlanan, maden ocaklarının girişinde "selametle" ve "uğur ola" yazan, çıkışta birbirlerine "geçmiş olsun" diyen, başkalarının da onları "geçmiş olsun" diye selamladığı başka bir meslek yoktur.
Her şeyin ama her şeyin; insan, doğa, ekolojik sistem, tüm kavram ve etik değerlerin "ticarileştirilerek" yıkımının arsızca sürdürüldüğü günümüzde madenlerimiz de sadece ticari bir meta, piyasa malı gibi değerlendirilmiş ve pazara sürülmüştür. Bunun sonucu; her yedi dakikada bir iş kazası yaşanması, ölümler, maden mühendisi meslektaşlarımızın giderek artan işsizlik gerçeği, çalışma koşullarının olumsuzluğu ve yaşam standartlarının sürekli düşüşü ile kaynaklarımızın talanı olmuştur.
Bütün bu sorunlara çözüm üretmek ve uygulamak ülkeyi yönetenlerin ve siyasi iktidarların asli görevidir. Maden Mühendisleri Odası olarak, kamuoyunu bilgilendirmek ve yetkilileri uyarmak görevlerimiz arasındadır ve bu görevimizi yerine getirmeye devam edeceğiz.
"Dünya Madenciler Günü"müzü daha güzel ortamlarda neşeyle kutlayacağımız günlerin geleceği inancıyla, maden kazalarında yaşamını yitiren maden mühendislerini ve tüm maden emekçilerini bir kez daha saygıyla anıyoruz.
Madencilik, tarih boyunca uygarlıkların gelişmesinde çok önemli yer tutan sektörlerden biri olmuştur. Özellikle, insanlığın gelişim sürecinin son iki yüz yılındaki baş döndürücü ilerlemede yani 18. yüzyılda Avrupa‘da gerçekleştirilen sanayi devriminde, kömür ve demirin önemini yadsımak mümkün değildir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda da, bor, endüstriyel hammaddeler, metalik madenler, nadir toprak elementleri, trona, toryum vb. yeraltı kaynakları insanın yaşamını sürdürülebilmesi ve refah düzeyinin yükselmesi bakımından belirleyici olmuş ve gelecekte daha da belirleyici olacaktır. Bu bakımdan, madencilik sektörü dün olduğu gibi bugün de uluslar için vazgeçilmez konumunu sürdürmektedir.
Bu yeraltı kaynaklarını her türlü tehlike ve zorluk altında doğayla mücadele ederek üreten madencilere, toplumun vefa borcu bulunmaktadır. Yerin metrelerce altında insanlığa hizmet için gerektiğinde canlarını hiçe sayan maden emekçilerine hakettikleri değerin verilmesi aynı zamanda bir insanlık görevidir. Her vardiya başında "selametle" diye uğurlanan, maden ocaklarının girişinde "selametle" ve "uğur ola" yazan, çıkışta birbirlerine "geçmiş olsun" diyen, başkalarının da onları "geçmiş olsun" diye selamladığı başka bir meslek yoktur.
Her şeyin ama her şeyin; insan, doğa, ekolojik sistem, tüm kavram ve etik değerlerin "ticarileştirilerek" yıkımının arsızca sürdürüldüğü günümüzde madenlerimiz de sadece ticari bir meta, piyasa malı gibi değerlendirilmiş ve pazara sürülmüştür. Bunun sonucu; her yedi dakikada bir iş kazası yaşanması, ölümler, maden mühendisi meslektaşlarımızın giderek artan işsizlik gerçeği, çalışma koşullarının olumsuzluğu ve yaşam standartlarının sürekli düşüşü ile kaynaklarımızın talanı olmuştur.
Bütün bu sorunlara çözüm üretmek ve uygulamak ülkeyi yönetenlerin ve siyasi iktidarların asli görevidir. Maden Mühendisleri Odası olarak, kamuoyunu bilgilendirmek ve yetkilileri uyarmak görevlerimiz arasındadır ve bu görevimizi yerine getirmeye devam edeceğiz.
"Dünya Madenciler Günü"müzü daha güzel ortamlarda neşeyle kutlayacağımız günlerin geleceği inancıyla, maden kazalarında yaşamını yitiren maden mühendislerini ve tüm maden emekçilerini bir kez daha saygıyla anıyoruz.
1 Aralık 2012 Cumartesi
19 Kasım 2012 Pazartesi
18 Kasım 2012 Pazar
15 Kasım 2012 Perşembe
KERBELA OLAYI
Kerbela
KERBELA OLAYI
Hz. Hüseyin Peygamberin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın ikinci çocuğu idi. O zamana kadar Araplar arasında pek rastlanmayan bu adı ona Hz. Muhammed vermiş idi. Bazı kaynaklarda Hüseyin doğduğu zaman Hz. Muhammed’in kulağına; ‘O cennet çocuklarının efendisi (Seyyid)dir’; diye seslendiği yazılıdır. Peygamber Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i çok severdi. ‘Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sevenleri sev.’ dediği bir çok kaynakta yazılıdır.
İmam Hüseyin’in çocukluğu Peygamberin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu durum kısa sürdü. Daha 5 yaşındayken dedesini yani Hz. Muhammed’i ve kısa bir süre sonra da annesi Hz. Fatıma’yı kaybetti. Bu durumun onu oldukça etkilediği muhakkaktır.
Hz. Ali’nin şahadeti sonrasında abisi Hz. Hasan’a itaat etmeyi yeğledi. Çünkü babası ölürken ona abisine uymasını vasiyet etmişti. Ancak abisinin Muaviye’nin hileleriyle zehirletilerek şehit edilmesinden sonra yaşanan gelişmeler onun o zaman kadarki durumunu değiştirdi. Yezid’e biat etmemekteki kararlılığı onun bu yolda sonuna kadar gideceğini gösteriyordu.
Muaviye ölmeden önce çeşitli hile ve tehditlerle halkı oğlu Yezid’e biat ettirmiş; Hz. Hüseyin ve bazıları gelenleri biat etmemişlerdi. Yezid ilk iş olarak babasının yarım bıraktığı bu işi tamamlamak üzere, Velid’e yolladığı mektupta ‘her ne suretle olursa olsun Hz. Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatlerinin sağlanmasını, eğer bu mümkün olmazsa, boyunlarının vurulup, başlarının kendisine gönderilmesini istiyordu. İktidar hırsının iştahlarını kabarttığı Emeviler’in yapamayacakları iş yoktu. Babası Muaviye’nin izinden giden Yezid, gerekirse Peygamberin sevgili torununun dahi başını kesmeye, Ehli Beyte zulüm etmeye kararlıydı.
Doğal olarak Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmedi ve Velid’in çabaları sonuç vermedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. Ayrıca bu sırada Hz. Hüseyin’in Mekke’ye gittiğini öğrenen Kufeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kufe’ye davet ederek kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin de amcaoğlu Müslim b. Akıyl’i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kufe’ye gönderdi. Önceleri Müslim Kufe’deki çalışmalarında başarılı oldu ve Hz. Hüseyin de bunun üzerine Mekke’den Kufe’ye doğru yola çıktı.
Bu arada Müslim’in faaliyetleri Yezid tarafından haber alınınca, Kufe Valiliğine zalim Ubeydullah getirildi ve Müslim yakalanarak idam edildi. Ubeydullah’ın Kufe valiliğine atanması şüphesiz anlamlıydı. Çünkü o Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in oğluydu. Zalimlikte babasından aşağı değildi. Ubeydullah’ın Kufe Valiliğine atanmasıyla Hz. Hüseyin’i davet eden onbinler korku ve tehditle sindirildi.
Hz. Hüseyin, Mekke’den Kufe’ye doğru yola çıktığında amcaoğlu Müslim Yezid’in adamlarınca öldürülmüştü. Hz. Hüseyin kafilesiyle ilerlerken yolda, ünlü Arap Şair Ferezdak ile karşılaşıldı. Hz. Hüseyin ondan Kufe’deki durumu sorunca, Ferezdak, ‘Halkın kalbi seninle, kılıçları ise Beni Emeviler iledir; kaza ise gökten iner ve Allah dilediğini işler.’ dedi. Hz. Hüseyin de ‘Doğru söyledin, Allahın dediği olur.’ dedi ve yola devam edildi. Hz. Hüseyin Müslim’in Yezid’in adamlarınca acımasızca öldürüldüğünü yolda öğrendiğinde oldukça üzüldü. Kufelilerin kalleşliği ve dönekliği ortada olduğu, Müslim’e oynanan oyun her şeyi gösterdiği halde, hatta kendisi için baş koyduklarını söyleyenler dağılıp kaçtığı halde o, Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakar dostlarıyla, yola devam etmekten çekinmedi. Hatta ordunun geldiğini haber alınca yanındakilere zaman varken kendisinden gece ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar ‘hayatlarını kurtarmak için onu terk etmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler.
Hz. Hüseyin ya başarıya ulaşacak, insanları eşitlik, kardeşlik ve adalet ülküleri içinde yaşatacak, Yezid’in saltanatına son verecek ya da bu yolda boyun eğmeden şehid olacaktı. İşte Hz. Hüseyin, bu asil duyguların esiri olarak adım adım Kerbela’ya, her neye mal olursa olsun gidecekti.
Burada ele alacağımız bu olay, sadece islam tarihinin değil insanlık tarihinin de en kara ve acıklı sayfalarını oluşturur. Peygamberin cennetin efendileri olduklarını söylediği iki sevgili torunundan Hz. Hüseyin’in acımasızca şehid edildiği bu olayı Emevi yandaşı zavallıların açıklarken nasıl kılıktan kılığa büründüklerini ibret ve hayretle görüyoruz.
Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. İnsanlık değerlerinden yoksun Kufe Valisi zalim Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından herhangi birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani Hz. Hüseyin’i şehid etmekti. Çünkü biliyordu ki, Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu.
Şimdi sözde Müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in her yönden üstün yaratılış ve niteliğine sahip torununa ve onun ailesine saldırıyor, öldürmeye çabalıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir susuzdu. Hararetten insanların dudakları çatlamış, dilleri kurumuş, bağırları yanmıştı. Fakat karşılarındaki paralı askerlerde insaf yoktu, acıma bilmiyorlardı, kana susamışlardı, şan ve şöhretin esiriydiler. Meğer insanoğlu, servet, şöhret ve makam için sırasında ne kadar küçülüp, alçalabiliyordu.
Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak onlara hitab etmek istedi. Ancak bu çok veciz konuşma gözleri dönmüş azgınlardan oluşan bu orduyu pek etkilemedi. Hz. Hüseyin’in bu sözlerinin edebi bakımdan da ayrı bir değeri vardır. Allah’a hamd ve sena, Hz. Muhammed’e, meleklere ve nebilere sonra şöyle diyordu:
Hz. Hüseyin atını sürerek iki ordu arasında bir yerde durdu ve Yezid’in ordusuna hitaben: ‘Ey Kufe halkı benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz. Ben Peygamberin torunu değil miyim? Benim katlim size helal olur mu? Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz. O, bizler için ‘Siz ehlibeytin seyitlerisiniz’ diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz? Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim? Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz? Medine’de Resulullahın ravzai mübarekesinin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız. Mekke’de itikafa çekilmeme müsaade etmediniz. Davet nameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız. Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim. Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz. Bu akıbete müstehak olabilmek için ben sizlere ne yaptım? İçinizden birisini mi öldürdüm? Yoksa birinizin malını mı gasbettim? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim. Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekarlıktır!
Hz. Hüseyin’in bu hitabı sonrasındaki gelişmeleri Fuzuli şöyle nakleder: ‘Cemaat bir ağızdan yaptıklarını inkara kalkıştılar. Hazreti İmam, mektupları onların önüne koyup böylece inkara mecal bırakmadıktan sonra mektupları ateşte yaktırdı. O zaman Ömer b. Sa’d gelip:
- Ey Hüseyin! Dedi, bu hikayelerden bir sonuç çıkmaz. Ya Yezid’e biat edersin yahut da ölümü göze alırsın.! Bu sözleri söyledikten sonra eline bir ok alıp:
- Ey Kufe halkı, şahit olun ve Ubeydullah b. Ziyad huzurunda da şahitlik edin ki, Hz. Hüseyin’le savaşa tutuşan ilk defa ben oldum.
Bunları söyleyerek o oku Hz. Hüseyin’e doğru fırlattı. Hz. Hüseyin sakalını eline alarak:
- Ey kavim Allahın gazabı yahudilere ‘Aziz Allahın oğludur!- dedikleri zaman son şiddetini bulmuştu. Ve yine Tanrı’nın kahrı, Hıristiyan kavmine ’Mesih, Allahın oğludur’; dedikleri zaman, indi. Allahın Gazabı bugün de size Al-i Resule (Ehli Beyt’e) kastettiğiniz için erişmektedir. Bedeninizdeki her kıl, demirine su verilmiş bir hançer olsa ‘Allah sabırlıları sever, emrinden dışarı çıkmam. Ve her biriniz ayrı ayrı bana kastetmek için kin tutan askerlerden olsanız, ‘Allah sabırlıları sever! buyruğunu bırakmam. Rivayet ederler ki, Yezid’in askerleri İbni Sağd’ın gayretini gördüğünde ona uyup Hz. Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu. Hz. Hüseyin bu hücum karşısında süvarilerine dönüp yanındakilere şunları söyledi:
- Ey ve fakir arkadaşlar ve benim için canlarını ortaya koyan insanlar! Kavgaya kendinizi hazırlayın ki, kanların döküleceği zamandır.
Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan askerleri öğle üzeri olduğunda iyice azalmış durumdaydı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin’in vücudunda otuz üç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı(10 Muharrem 61-10 Ekim 680).
Düştü Hüseyin atından Sahray Kerbela’ya. Cibril var haber ver Sultanı Enbiyaya. Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, hasta ve yatakta olan İmam Zeynel Abidin Ali de öldürülmek istendi. Bu kanlı savaşın bitiminde İmam Zeynel Abidin yatak ve yorganlara sarılarak saklanmıştı. Hz. Hüseyin’in şehid edilmesi sonrasında çadıra koşan Şimr ‘Hüseyin’in bir oğlu daha olacak o nerede?’ diye aramaya başladı. Çadırın her tarafını arayıp çocuğu buldu. Fakat bu esnada çadırda bulunan kadınlar Şimr’e hücum ederek Zeynel Abidin’i bu caninin elinden kurtardılar.
Bu çirkin şavaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin’in yanındakilerden şehid olanlar yetmiş iki kişi idi. Yezid ordusunun komutanı, bu şehitlerin başlarını Vali Ubeydullah’a gönderdi. Hz. Hüseyin’in kızları, kız kardeşleri ve çocuklar da Kufe’ye Ubeydullah’ın huzuruna getirildiler. Ubeydullah’ın Peygamberin soyuna karşı davranışı çok çirkin ve kaba idi; kendilerine hakaretler ve tehditler savurdu, hatta İmam Zeynel Abidin’i öldürmek dahi istedi. Ubeydullah bundan sonra İmam Zeynel Abidin’in ellerini bağlatıp, Kerbela’da öldürülenlerin kesilmiş başlarını, çoluk çocuğu
Şam’a Halife Yezid’in yanına yolladı. Şam’a vardıklarında onları götüren Züheyr, Halife Yezid’in yanına girip başarıyı(!) müjdelemiş ve Kerbela savaşının ayrıntılarını anlatmıştı.
Hz. Hüseyin’in ailesini getiren kafile Yezid’in sarayına getirilmişti. Kısa süre sonra ehlibeyt kadınlarını Yezid’in huzuruna çıkardılar. Kadınlar İmam Hüseyin’in kesik başını Yezid’in önünde görünce feryad ve figan etmeye başladılar. Kadınlarla birlikte zincirli bir şekilde İmam Zeynel Abidin de Yezid’in huzuruna getirilmişti. Manzaranın dehşetinden Yezid’in yanında bulunanlar bile dehşete kapılmışlar ve bunu açıkça belirtmişlerdi. Yezid Hz. Hüseyin’i ortadan kaldırdıktan sonra artık rahatlamış sayılırdı. Şimdi Ehli beyte yalandan da olsa saygılı davranabilirdi. Derhal Zeynel Abidin’in zincirlerini çözdürdü.
Yezid’in kadınlarıda Ehli beyt kadınlarını teselli etmeye çalışıyorlardı. Artık Yezid yaptığı kötülükleri ve cinayetleri unutturabilmek için Ehli Beyt’e iyi davranıyor, sarayda onlarla konuşuyor, her isteklerinin yerine getirileceğini belirtiyordu. Daha sonra Numan bin Bekir komutasındaki bir muhafız kıtası eşliğinde onları Medine’ye kadar götürdü. Yezid, Zeynel Abidin’i uğurlarken şu yalanı bile uydurabiliyordu: ‘Allah, İbni Mercame’ye lanet eylesin. Vallahi ben olsaydım babanın her isteğini yerine getirirdim. Lakin kaderi İlahi böyle yazmış ne yapalım!
Ne Allah’tan korkuları vardı, ne de Peygamberden çekinmeleri vardı, ne de utanma biliyorlardı. Şu da muhakkak ki, yeryüzünde Yezid gibi ahlak yönünden düşük insana az rastlanabilir. Onun bu işleri yapan eli Ubeydullah ise kötülük ve ahlaksızlıkta, zalimlikte efendisi ile yarış halindeydi. Şunu da bilmek lazımdır ki, Kerbela’da hak yolunda kendisinin yüz katı bir orduya karşı duran Hz. Hüseyin’in bu kahramanlığına da rastlamak imkânsızdır. Sonuç olarak Kerbela Olayı yüzyıllara damgasını vurmuş hüzünlü bir destandır.
İmam Hüseyin’in ve yanındakilerin Kerbela’da böyle feci şekilde katledilmeleri ve Peygamber sülalesinin akla gelmedik şekilde ihanete cüretleri halkı o kadar etkiledi ki, adeta Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Olay İran ve Hicaz'a duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin ve ayaklanma istekleri başladı. Bu durum karşısında da Yezid’in paralı kulları büsbütün kudurdu. Zulüm yolunda hiç çekinmez oldular.20 Yezid’in, Hz. Hüseyin’e, Hz. Ali soyuna ve yandaşlarına yaptıkları, Mekke ve Medine’ye saldırması İslam tarihinin en kara sayfalarını oluşturur. Emevi zalimleri Hakkı tanımamışlar, azgınlaşmışlar ve Peygamber’in Ehli Beytine olmadık şeyler yapmışlardır. Bütün bunlar sonrasında Emevi saltanatı kökünden sarsıldı ve yıkıldı. İslam alemi yüzyıllardır Peygamber torunlarına yapılan bu zulmü unutmadı. Nihayet bir gün Muhtar isimli bir kahraman arkadaşları ile birlikte ayaklandı. Kufe şehrindeki Ömer bin Sa’d ile Kerbela Olayına katılanlardan 210 kişi kılıçtan geçirildi. Bu karışıklıklar sırasında kaçmaya çalışan Hz. Hüseyin’in katili Şimr de yakalandı ve katledildi.
İslam tarihinde Muharrem ayı içerisinde gerçekleşen bu facia her yıl canlandırılır. Ehli Beyt için ağıtlar, mersiyeler söylenir, matem tutulur. Hz. Ali’nin türbesi Necef’tedir. İmam Hüseyin, Ali Ekber, Ali Asgar ile birlikte Kerbela’da şehid düşen 72 kişinin mezarı vardır.Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu yere Meşhed-i Ali denir. Meşhed bir şehidin şehid olduğu yer demektir.
KERBELA
Kerbela İmam Hüseyin’in şehadetinden bu yana İslam Dünyasında özellikle Anadolu Alevileri için büyük bir kudsiyete sahip olmuştur. İran ve Türk Edebiyatlarında Maktel-i Hüseyin adı altında bir edebi türe de yol açan bu facia yüzyıllardır hafızalardan silinmemiştir. Kerbela Şehri, Bağdat’tan 80 km. Ve Fırat’ın 25 km. Batısında bulunmaktadır. Hem Şah İsmail hem Kanuni, Necef’le birlikte Kerbela’yı ziyaret etmişler ve İmam Hüseyin’in türbesine karşı çok saygı ve bağlılık göstermişlerdi.
Hz. Hüseyin Peygamberin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın ikinci çocuğu idi. O zamana kadar Araplar arasında pek rastlanmayan bu adı ona Hz. Muhammed vermiş idi. Bazı kaynaklarda Hüseyin doğduğu zaman Hz. Muhammed’in kulağına; ‘O cennet çocuklarının efendisi (Seyyid)dir’; diye seslendiği yazılıdır. Peygamber Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i çok severdi. ‘Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sevenleri sev.’ dediği bir çok kaynakta yazılıdır.
İmam Hüseyin’in çocukluğu Peygamberin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu durum kısa sürdü. Daha 5 yaşındayken dedesini yani Hz. Muhammed’i ve kısa bir süre sonra da annesi Hz. Fatıma’yı kaybetti. Bu durumun onu oldukça etkilediği muhakkaktır.
Hz. Ali’nin şahadeti sonrasında abisi Hz. Hasan’a itaat etmeyi yeğledi. Çünkü babası ölürken ona abisine uymasını vasiyet etmişti. Ancak abisinin Muaviye’nin hileleriyle zehirletilerek şehit edilmesinden sonra yaşanan gelişmeler onun o zaman kadarki durumunu değiştirdi. Yezid’e biat etmemekteki kararlılığı onun bu yolda sonuna kadar gideceğini gösteriyordu.
Muaviye ölmeden önce çeşitli hile ve tehditlerle halkı oğlu Yezid’e biat ettirmiş; Hz. Hüseyin ve bazıları gelenleri biat etmemişlerdi. Yezid ilk iş olarak babasının yarım bıraktığı bu işi tamamlamak üzere, Velid’e yolladığı mektupta ‘her ne suretle olursa olsun Hz. Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatlerinin sağlanmasını, eğer bu mümkün olmazsa, boyunlarının vurulup, başlarının kendisine gönderilmesini istiyordu. İktidar hırsının iştahlarını kabarttığı Emeviler’in yapamayacakları iş yoktu. Babası Muaviye’nin izinden giden Yezid, gerekirse Peygamberin sevgili torununun dahi başını kesmeye, Ehli Beyte zulüm etmeye kararlıydı.
Doğal olarak Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmedi ve Velid’in çabaları sonuç vermedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. Ayrıca bu sırada Hz. Hüseyin’in Mekke’ye gittiğini öğrenen Kufeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kufe’ye davet ederek kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin de amcaoğlu Müslim b. Akıyl’i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kufe’ye gönderdi. Önceleri Müslim Kufe’deki çalışmalarında başarılı oldu ve Hz. Hüseyin de bunun üzerine Mekke’den Kufe’ye doğru yola çıktı.
Bu arada Müslim’in faaliyetleri Yezid tarafından haber alınınca, Kufe Valiliğine zalim Ubeydullah getirildi ve Müslim yakalanarak idam edildi. Ubeydullah’ın Kufe valiliğine atanması şüphesiz anlamlıydı. Çünkü o Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in oğluydu. Zalimlikte babasından aşağı değildi. Ubeydullah’ın Kufe Valiliğine atanmasıyla Hz. Hüseyin’i davet eden onbinler korku ve tehditle sindirildi.
Hz. Hüseyin, Mekke’den Kufe’ye doğru yola çıktığında amcaoğlu Müslim Yezid’in adamlarınca öldürülmüştü. Hz. Hüseyin kafilesiyle ilerlerken yolda, ünlü Arap Şair Ferezdak ile karşılaşıldı. Hz. Hüseyin ondan Kufe’deki durumu sorunca, Ferezdak, ‘Halkın kalbi seninle, kılıçları ise Beni Emeviler iledir; kaza ise gökten iner ve Allah dilediğini işler.’ dedi. Hz. Hüseyin de ‘Doğru söyledin, Allahın dediği olur.’ dedi ve yola devam edildi. Hz. Hüseyin Müslim’in Yezid’in adamlarınca acımasızca öldürüldüğünü yolda öğrendiğinde oldukça üzüldü. Kufelilerin kalleşliği ve dönekliği ortada olduğu, Müslim’e oynanan oyun her şeyi gösterdiği halde, hatta kendisi için baş koyduklarını söyleyenler dağılıp kaçtığı halde o, Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakar dostlarıyla, yola devam etmekten çekinmedi. Hatta ordunun geldiğini haber alınca yanındakilere zaman varken kendisinden gece ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar ‘hayatlarını kurtarmak için onu terk etmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler.
Hz. Hüseyin ya başarıya ulaşacak, insanları eşitlik, kardeşlik ve adalet ülküleri içinde yaşatacak, Yezid’in saltanatına son verecek ya da bu yolda boyun eğmeden şehid olacaktı. İşte Hz. Hüseyin, bu asil duyguların esiri olarak adım adım Kerbela’ya, her neye mal olursa olsun gidecekti.
Burada ele alacağımız bu olay, sadece islam tarihinin değil insanlık tarihinin de en kara ve acıklı sayfalarını oluşturur. Peygamberin cennetin efendileri olduklarını söylediği iki sevgili torunundan Hz. Hüseyin’in acımasızca şehid edildiği bu olayı Emevi yandaşı zavallıların açıklarken nasıl kılıktan kılığa büründüklerini ibret ve hayretle görüyoruz.
Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. İnsanlık değerlerinden yoksun Kufe Valisi zalim Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından herhangi birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani Hz. Hüseyin’i şehid etmekti. Çünkü biliyordu ki, Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu.
Şimdi sözde Müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in her yönden üstün yaratılış ve niteliğine sahip torununa ve onun ailesine saldırıyor, öldürmeye çabalıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir susuzdu. Hararetten insanların dudakları çatlamış, dilleri kurumuş, bağırları yanmıştı. Fakat karşılarındaki paralı askerlerde insaf yoktu, acıma bilmiyorlardı, kana susamışlardı, şan ve şöhretin esiriydiler. Meğer insanoğlu, servet, şöhret ve makam için sırasında ne kadar küçülüp, alçalabiliyordu.
Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak onlara hitab etmek istedi. Ancak bu çok veciz konuşma gözleri dönmüş azgınlardan oluşan bu orduyu pek etkilemedi. Hz. Hüseyin’in bu sözlerinin edebi bakımdan da ayrı bir değeri vardır. Allah’a hamd ve sena, Hz. Muhammed’e, meleklere ve nebilere sonra şöyle diyordu:
Hz. Hüseyin atını sürerek iki ordu arasında bir yerde durdu ve Yezid’in ordusuna hitaben: ‘Ey Kufe halkı benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz. Ben Peygamberin torunu değil miyim? Benim katlim size helal olur mu? Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz. O, bizler için ‘Siz ehlibeytin seyitlerisiniz’ diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz? Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim? Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz? Medine’de Resulullahın ravzai mübarekesinin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız. Mekke’de itikafa çekilmeme müsaade etmediniz. Davet nameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız. Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim. Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz. Bu akıbete müstehak olabilmek için ben sizlere ne yaptım? İçinizden birisini mi öldürdüm? Yoksa birinizin malını mı gasbettim? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim. Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekarlıktır!
Hz. Hüseyin’in bu hitabı sonrasındaki gelişmeleri Fuzuli şöyle nakleder: ‘Cemaat bir ağızdan yaptıklarını inkara kalkıştılar. Hazreti İmam, mektupları onların önüne koyup böylece inkara mecal bırakmadıktan sonra mektupları ateşte yaktırdı. O zaman Ömer b. Sa’d gelip:
- Ey Hüseyin! Dedi, bu hikayelerden bir sonuç çıkmaz. Ya Yezid’e biat edersin yahut da ölümü göze alırsın.! Bu sözleri söyledikten sonra eline bir ok alıp:
- Ey Kufe halkı, şahit olun ve Ubeydullah b. Ziyad huzurunda da şahitlik edin ki, Hz. Hüseyin’le savaşa tutuşan ilk defa ben oldum.
Bunları söyleyerek o oku Hz. Hüseyin’e doğru fırlattı. Hz. Hüseyin sakalını eline alarak:
- Ey kavim Allahın gazabı yahudilere ‘Aziz Allahın oğludur!- dedikleri zaman son şiddetini bulmuştu. Ve yine Tanrı’nın kahrı, Hıristiyan kavmine ’Mesih, Allahın oğludur’; dedikleri zaman, indi. Allahın Gazabı bugün de size Al-i Resule (Ehli Beyt’e) kastettiğiniz için erişmektedir. Bedeninizdeki her kıl, demirine su verilmiş bir hançer olsa ‘Allah sabırlıları sever, emrinden dışarı çıkmam. Ve her biriniz ayrı ayrı bana kastetmek için kin tutan askerlerden olsanız, ‘Allah sabırlıları sever! buyruğunu bırakmam. Rivayet ederler ki, Yezid’in askerleri İbni Sağd’ın gayretini gördüğünde ona uyup Hz. Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu. Hz. Hüseyin bu hücum karşısında süvarilerine dönüp yanındakilere şunları söyledi:
- Ey ve fakir arkadaşlar ve benim için canlarını ortaya koyan insanlar! Kavgaya kendinizi hazırlayın ki, kanların döküleceği zamandır.
Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan askerleri öğle üzeri olduğunda iyice azalmış durumdaydı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin’in vücudunda otuz üç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı(10 Muharrem 61-10 Ekim 680).
Düştü Hüseyin atından Sahray Kerbela’ya. Cibril var haber ver Sultanı Enbiyaya. Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, hasta ve yatakta olan İmam Zeynel Abidin Ali de öldürülmek istendi. Bu kanlı savaşın bitiminde İmam Zeynel Abidin yatak ve yorganlara sarılarak saklanmıştı. Hz. Hüseyin’in şehid edilmesi sonrasında çadıra koşan Şimr ‘Hüseyin’in bir oğlu daha olacak o nerede?’ diye aramaya başladı. Çadırın her tarafını arayıp çocuğu buldu. Fakat bu esnada çadırda bulunan kadınlar Şimr’e hücum ederek Zeynel Abidin’i bu caninin elinden kurtardılar.
Bu çirkin şavaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin’in yanındakilerden şehid olanlar yetmiş iki kişi idi. Yezid ordusunun komutanı, bu şehitlerin başlarını Vali Ubeydullah’a gönderdi. Hz. Hüseyin’in kızları, kız kardeşleri ve çocuklar da Kufe’ye Ubeydullah’ın huzuruna getirildiler. Ubeydullah’ın Peygamberin soyuna karşı davranışı çok çirkin ve kaba idi; kendilerine hakaretler ve tehditler savurdu, hatta İmam Zeynel Abidin’i öldürmek dahi istedi. Ubeydullah bundan sonra İmam Zeynel Abidin’in ellerini bağlatıp, Kerbela’da öldürülenlerin kesilmiş başlarını, çoluk çocuğu
Şam’a Halife Yezid’in yanına yolladı. Şam’a vardıklarında onları götüren Züheyr, Halife Yezid’in yanına girip başarıyı(!) müjdelemiş ve Kerbela savaşının ayrıntılarını anlatmıştı.
Hz. Hüseyin’in ailesini getiren kafile Yezid’in sarayına getirilmişti. Kısa süre sonra ehlibeyt kadınlarını Yezid’in huzuruna çıkardılar. Kadınlar İmam Hüseyin’in kesik başını Yezid’in önünde görünce feryad ve figan etmeye başladılar. Kadınlarla birlikte zincirli bir şekilde İmam Zeynel Abidin de Yezid’in huzuruna getirilmişti. Manzaranın dehşetinden Yezid’in yanında bulunanlar bile dehşete kapılmışlar ve bunu açıkça belirtmişlerdi. Yezid Hz. Hüseyin’i ortadan kaldırdıktan sonra artık rahatlamış sayılırdı. Şimdi Ehli beyte yalandan da olsa saygılı davranabilirdi. Derhal Zeynel Abidin’in zincirlerini çözdürdü.
Yezid’in kadınlarıda Ehli beyt kadınlarını teselli etmeye çalışıyorlardı. Artık Yezid yaptığı kötülükleri ve cinayetleri unutturabilmek için Ehli Beyt’e iyi davranıyor, sarayda onlarla konuşuyor, her isteklerinin yerine getirileceğini belirtiyordu. Daha sonra Numan bin Bekir komutasındaki bir muhafız kıtası eşliğinde onları Medine’ye kadar götürdü. Yezid, Zeynel Abidin’i uğurlarken şu yalanı bile uydurabiliyordu: ‘Allah, İbni Mercame’ye lanet eylesin. Vallahi ben olsaydım babanın her isteğini yerine getirirdim. Lakin kaderi İlahi böyle yazmış ne yapalım!
Ne Allah’tan korkuları vardı, ne de Peygamberden çekinmeleri vardı, ne de utanma biliyorlardı. Şu da muhakkak ki, yeryüzünde Yezid gibi ahlak yönünden düşük insana az rastlanabilir. Onun bu işleri yapan eli Ubeydullah ise kötülük ve ahlaksızlıkta, zalimlikte efendisi ile yarış halindeydi. Şunu da bilmek lazımdır ki, Kerbela’da hak yolunda kendisinin yüz katı bir orduya karşı duran Hz. Hüseyin’in bu kahramanlığına da rastlamak imkânsızdır. Sonuç olarak Kerbela Olayı yüzyıllara damgasını vurmuş hüzünlü bir destandır.
İmam Hüseyin’in ve yanındakilerin Kerbela’da böyle feci şekilde katledilmeleri ve Peygamber sülalesinin akla gelmedik şekilde ihanete cüretleri halkı o kadar etkiledi ki, adeta Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Olay İran ve Hicaz'a duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin ve ayaklanma istekleri başladı. Bu durum karşısında da Yezid’in paralı kulları büsbütün kudurdu. Zulüm yolunda hiç çekinmez oldular.20 Yezid’in, Hz. Hüseyin’e, Hz. Ali soyuna ve yandaşlarına yaptıkları, Mekke ve Medine’ye saldırması İslam tarihinin en kara sayfalarını oluşturur. Emevi zalimleri Hakkı tanımamışlar, azgınlaşmışlar ve Peygamber’in Ehli Beytine olmadık şeyler yapmışlardır. Bütün bunlar sonrasında Emevi saltanatı kökünden sarsıldı ve yıkıldı. İslam alemi yüzyıllardır Peygamber torunlarına yapılan bu zulmü unutmadı. Nihayet bir gün Muhtar isimli bir kahraman arkadaşları ile birlikte ayaklandı. Kufe şehrindeki Ömer bin Sa’d ile Kerbela Olayına katılanlardan 210 kişi kılıçtan geçirildi. Bu karışıklıklar sırasında kaçmaya çalışan Hz. Hüseyin’in katili Şimr de yakalandı ve katledildi.
İslam tarihinde Muharrem ayı içerisinde gerçekleşen bu facia her yıl canlandırılır. Ehli Beyt için ağıtlar, mersiyeler söylenir, matem tutulur. Hz. Ali’nin türbesi Necef’tedir. İmam Hüseyin, Ali Ekber, Ali Asgar ile birlikte Kerbela’da şehid düşen 72 kişinin mezarı vardır.Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu yere Meşhed-i Ali denir. Meşhed bir şehidin şehid olduğu yer demektir.
KERBELA
Kerbela İmam Hüseyin’in şehadetinden bu yana İslam Dünyasında özellikle Anadolu Alevileri için büyük bir kudsiyete sahip olmuştur. İran ve Türk Edebiyatlarında Maktel-i Hüseyin adı altında bir edebi türe de yol açan bu facia yüzyıllardır hafızalardan silinmemiştir. Kerbela Şehri, Bağdat’tan 80 km. Ve Fırat’ın 25 km. Batısında bulunmaktadır. Hem Şah İsmail hem Kanuni, Necef’le birlikte Kerbela’yı ziyaret etmişler ve İmam Hüseyin’in türbesine karşı çok saygı ve bağlılık göstermişlerdi.
Alevi Dualari
Alevi Dualari
Dua ve Alevi DualarıSon tahlilde insanoğlu aciz içinde olan bir varlıktır. Bu durum insanlık tarihine kadar uzanır. Teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun, yaşam standardı ne kadar yükselmiş olursa olsun insanoğlu her zaman yaratıcı güce muhtaç olacaktır. Dua’da bu aşamada devreye giriyor.Dua bir ibadet biçimidir. Hz. Peygamberin ifadesiyle "ibadetin özüdür". İnsanlar sıkıntılı anlarında olduğu gibi bolluk ve bereketli dönemlerde de duaya sığınmışlardır.
Duayı diğer ibadetlerden ayıran en büyük özellik onun biçimsel olmayıp daha çok bireysel bir ibadet şekli oluşudur. Yani Allah ile kurulan bire bir "iletişimdir". Bu iletişimin zamanı, mekanı ve biçimi yoktur. Şüphesiz toplumsal olarak bir araya gelindiğinde birlikte okunan dualar da vardır. Bu dualardan bazılarını aktaracağız. Bu dualar daha çok ortak noktaların çoğalmasına yaramaktadır. Tekrar belirtmekte yarar var. Bu ibadetin en önemli özelliği zaman, mekan ve biçimsellikten arınmış olmasıdır, ayrıca yaratıcı güçle insanoğlunun birebir iletişimi olmasıdır. Ama toplumsal gelişim açısından genel duaların bilinmesi ve zikredilmesi de önemlidir.
Lokma DuasiAllah! Allah! Lokmalar kabul ola. Muratlar hasıl ola. Hak Muhammed Ali Kabul eyleye... İmam Hasan Şah Hüseyin Hünkar Hacı Bektaş Veli defterine kayıt ola. Nur’u Nebi Kerem-i Ali Pirimiz Hacı Bektaşi Veli gerçek Erenler Demine Hu Mümine Ya Ali
Allah Allah! Akşamlar hayır ola, Hayırlar feth ola şerler defola, hizmetleriniz kabul ola. Muratlarınız hasıl ola. Hazır, gaib, zahir batın ayini Cem erenlerinin nur cemallerine aşk ola. On sekiz bin alemle mümin, müslim cümle kardeşlerimizi Muhammed- Ali gülbangından mahrum eylemeye. Allah cümlemizi didarı ehli beyte meşrebi hüseyine nail eyleye Muhammet el mustafa, Aliyyel Murtaza, Cebrail Musaffa, Gözcü Er Mustafa, Gulam Kamber, Çerağcı Cabir Ensar, Selmani Farisi, Bilal Habeşi, Kurbancı Mahmut Ensari, Gulam Kisani, Semahcı Abuzer Gaffari, Fatımatül Zehra, Amırı Eyyar ve İznikci, Hüzeymenin hüsnü himmetleri üzerinizde ola. Saklaya bekleye dil bizden nefes Pirimiz Hünkar Hacıi Bektaş Veli den ola Vaktin imami Veliyettin Efendimizin defterine kayıt ola gerçek erenler demine hu! Mümine Ya
ÇERAĞ Çün çerağı fahr uyandırdık Hüdanın aşkıa
Seyyid el kevneyn Muhammed Mustafa’nin aşkına
Sakii Kevser Aliyyel Murtazanin aşkına
Hem Hatice Fatıma Hayrünissanın aşkına
Şah Hasan Hulki Rıza hem Şah Hüseyni Kerbela
Ol imamı etkiya Zeynel abanın aşkına
Hem Muhammed Bakir ol kim nesli Paki Murteza
Cafer üs Sadık İmamı Rehmümanın aşkına
Musai Kazım İmamı Serfirazı ehli Hak
Hem Ali Musa Rızayı Sabiranin aşkına
Sah Taki ve Ba Naki hem Hasanül Askeri
Ol Muhammed Mehdi Sahip Livanın aşkına
Pirimiz üstadımız Bektaş Velinin aşkına
Haşredek yanan yakılan aşikanın aşkına
Duayı diğer ibadetlerden ayıran en büyük özellik onun biçimsel olmayıp daha çok bireysel bir ibadet şekli oluşudur. Yani Allah ile kurulan bire bir "iletişimdir". Bu iletişimin zamanı, mekanı ve biçimi yoktur. Şüphesiz toplumsal olarak bir araya gelindiğinde birlikte okunan dualar da vardır. Bu dualardan bazılarını aktaracağız. Bu dualar daha çok ortak noktaların çoğalmasına yaramaktadır. Tekrar belirtmekte yarar var. Bu ibadetin en önemli özelliği zaman, mekan ve biçimsellikten arınmış olmasıdır, ayrıca yaratıcı güçle insanoğlunun birebir iletişimi olmasıdır. Ama toplumsal gelişim açısından genel duaların bilinmesi ve zikredilmesi de önemlidir.
Lokma DuasiAllah! Allah! Lokmalar kabul ola. Muratlar hasıl ola. Hak Muhammed Ali Kabul eyleye... İmam Hasan Şah Hüseyin Hünkar Hacı Bektaş Veli defterine kayıt ola. Nur’u Nebi Kerem-i Ali Pirimiz Hacı Bektaşi Veli gerçek Erenler Demine Hu Mümine Ya Ali
Allah Allah! Akşamlar hayır ola, Hayırlar feth ola şerler defola, hizmetleriniz kabul ola. Muratlarınız hasıl ola. Hazır, gaib, zahir batın ayini Cem erenlerinin nur cemallerine aşk ola. On sekiz bin alemle mümin, müslim cümle kardeşlerimizi Muhammed- Ali gülbangından mahrum eylemeye. Allah cümlemizi didarı ehli beyte meşrebi hüseyine nail eyleye Muhammet el mustafa, Aliyyel Murtaza, Cebrail Musaffa, Gözcü Er Mustafa, Gulam Kamber, Çerağcı Cabir Ensar, Selmani Farisi, Bilal Habeşi, Kurbancı Mahmut Ensari, Gulam Kisani, Semahcı Abuzer Gaffari, Fatımatül Zehra, Amırı Eyyar ve İznikci, Hüzeymenin hüsnü himmetleri üzerinizde ola. Saklaya bekleye dil bizden nefes Pirimiz Hünkar Hacıi Bektaş Veli den ola Vaktin imami Veliyettin Efendimizin defterine kayıt ola gerçek erenler demine hu! Mümine Ya
ÇERAĞ Çün çerağı fahr uyandırdık Hüdanın aşkıa
Seyyid el kevneyn Muhammed Mustafa’nin aşkına
Sakii Kevser Aliyyel Murtazanin aşkına
Hem Hatice Fatıma Hayrünissanın aşkına
Şah Hasan Hulki Rıza hem Şah Hüseyni Kerbela
Ol imamı etkiya Zeynel abanın aşkına
Hem Muhammed Bakir ol kim nesli Paki Murteza
Cafer üs Sadık İmamı Rehmümanın aşkına
Musai Kazım İmamı Serfirazı ehli Hak
Hem Ali Musa Rızayı Sabiranin aşkına
Sah Taki ve Ba Naki hem Hasanül Askeri
Ol Muhammed Mehdi Sahip Livanın aşkına
Pirimiz üstadımız Bektaş Velinin aşkına
Haşredek yanan yakılan aşikanın aşkına
Muharrem Orucu ve Asure
Muharrem Orucu ve Asure
MUHARREM AYI VE MATEM ORUCU
Muharrem ayı Hicri takvimin birinci ayıdır. Onuncu günün de ismi, Aşure’dir. Tarihi kaynaklara göre milattan çok önce Arap, İsrail ve Fars milletleri tarafından, Muharrem ayının Aş;ure günü, kutsal kabul edilen ortak bir değerdir. Bugünün değerini ve kutsallığını, tarihler şöyle anlatıyor:
Adem atanın tövbesinin kabul edildiği gün.
Nuh Peygamber'in gemisinin karayı bulduğu gün.
İbrahim Peygamber'in Nemrut,un ateşinden kurtulduğu gün.
Musa Peygamber'in kavmini Firavun'un şerrinden kurtardığı gün.
Yunus Peygamber'in balığın karnından kurtulduğu gün.
Eyüp Peygamber'in dertlerine şifa bulduğu gün.
Saymakla bitiremeyeceğimiz bütün peygamberlerin refaha, kurtuluşa ve başarıya ulaştıkları gündür. Onun içindir ki Nuh Peygamber dahil ondan sonra gelen bütün peygamberler, Hz. Muhammed ve Hz. Ali de 10 Muharrem Aşure günü şükür ve senalarını ifade ederek, oruç tutmuşlar. Nuh Peygamber'in kurtuluş çorbasını pişirip fakir fukaraya yedirmişler, Hayır ihsan yapmışlar. Bütün tarihler o güne kadar olan, Muharrem ayının kutsallığı ve özelliğini böyle anlatırlar.
MATEM
Matem Farsça,dan gelen bir kelimedir. Türkçe'de anlamı: Çok sevilen değerli bir varlığı veya yakını kaybedildiğinde bu insanın günlük yaşamını etkiler; insanlar kederlenir, üzülür ağlar ve uzun bir zaman üstünden atamaz, eğlenemez, gülemez, neşelenmek istemez, hep günlerini üzüntü ile geçirdiği zaman dilimine Yas veya matem tutmak, demektir.Hz. Muhammed,in ölümünden 48 sene sonra, bütün peygamberlerin kutsal kabul ettikleri, oruç tuttukları Hicri 10 Muharrem 61 Cuma günü Miladi 10 Ekim 680 tarihinde, Kerbela denen Fırat Nehri,nin kenarında, kurda kuşa sebil olan Fırat suyunu, Hz. Muhammed,in torunlarına, Ehl-i Beyt,ten de tek kalan Hz. Hüseyin,ine ve onun mahsun yavrularına vermediler. Dünya da bugüne kadar bir eşi benzeri olmayan, insanlık aleminin yüz karası, görülmemiş susuz bir zulüm ve katliam işlendi.
Muharrem ayı denince? Aleviler için yas veya matem ay ıakla gelir. Bugüne kadar inancında, felsefesinde, itikatında, sevgisinde, Hz. Muhammed’e ve onun Ehl-i Beyt'ine canı gönülden Aşk-ı Muhabbetiyle bağlı olan Aleviler, onların sevgisi ile sevinmişler, kederi ile kederlenmişler, acılarına ağlamışlar, gördükleri zulüme de yas tutmuşlar. Zulüm edenleri de lanetle anmışlar.
Hz. Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine inanıp iman edenler, onlara yapılan bu zulmün acısını hiçbir zaman unutmazlar. Hele Muharrem ayı gelince o zulmün kendilerine yapılmış gibi acısını hissederler. İşte o 12 gün, oruçlu halleriyle. Düğünlere, eğlenceli yerlere gitmezler, düğün nişan yapmazlar, fazla sulu yiyeceklerden güçleri oranında sakınırlar, yaşadıkları ortama göre, imkanları ve olanakları el veriyorsa traş olmazlar, iştahlarının çektiği güzel ve etli yemekleri yemezler.
Alevilikte oruç tutarken sahura kalkmak yoktur. Durumu özetleyecek olursak: Nasıl ki yakınlarınızdan birini kaybettiğiniz zaman, onun acısı ile bir zaman kederli, üzüntülü günler yaşıyorsanız. İşte 12 gün oruç boyunca da aynen öyle yaşanır.
AşureMatem Orucu bitiminde Aşure pişirilir. Aşure, tatlı bir çorba olup, birlikte yenilir veya evlere dağıtılır. Aşure çorbasında et bulunmaz. Buğday, fındık, ceviz veya meyvelerden oluşan 12 değişik üründen yapılır (tarif). Aşure Günü, Sünnilerin Ramazan Orucu bitiminde kutladığı Şeker Bayramı gibi bir bayram kutlaması değildir. Aleviler; Kerbela’da İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in sağ kurtulduğu için mutludurlar, bu nedenle çorba tatlı olur.
Muharrem ayında Aleviler bir araya gelerek birlikte mersiyeler, şiirler, deyişler, Alevi önderlerinin kahramanlık öykülerini okurlar, anlatırlar, söylerler.
ORUCA NİYET ETMEKBism-i Şah…Allah Allah… Er Hak-Muhammed-Ali aşkına, İmam Hüseyin Efendimizin susuzluk orucu niyetine Kerbela’da şehid olanların temiz ruhlarına, Fatıma Anamızın şefaatına, Oniki İmamlar aşkına oruç tutmaya niyet eyledim. Ulu Dergah kabul eylesin...
AŞURE LOKMASI İÇİN DUABism-i Şah…Allah Allah…
Barekallah. Şehidler Şahı İmam Hüseyin Efendimizin ve Kerbela şehidlerinin yüce ruhlarının şad olması için barekallah. Cümle erenlerin ruhu için barekallah. Yurdumuzun, Ulusumuzun, Cumhuriyetimizin esenlikte olması için barekallah. Ordularımızın güçlü olması için barekallah. Ahirete göçenlerimiz ve bugün yaşayanlarımız için barekallah. Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket vermesi için barekallah. Muhammed Mustafa, Aliyyel Mürteza, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Kerbela Şehidleri ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli hakkı için el-Fatiha ve salevat. Gerçeğe hü…
AŞURE YENDİKTEN SONRA OKUNACAK DUABism-i Şah …Allah Allah…
Allah, Muhammed, Ali, Oniki İmam Efendilerimizin ruhu revanları, şâd ve handan ola. Münkir ve münafıklar mat ola, müminler şâd ola. Lokmalarımız dertlere deva ola.
Matem-i Hasan ve Hüseyin ola. Cümlemize haklı hayırlı kısmetler verilmesi için …
Nur-u Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli demine hü.
Muharrem ayı Hicri takvimin birinci ayıdır. Onuncu günün de ismi, Aşure’dir. Tarihi kaynaklara göre milattan çok önce Arap, İsrail ve Fars milletleri tarafından, Muharrem ayının Aş;ure günü, kutsal kabul edilen ortak bir değerdir. Bugünün değerini ve kutsallığını, tarihler şöyle anlatıyor:
Adem atanın tövbesinin kabul edildiği gün.
Nuh Peygamber'in gemisinin karayı bulduğu gün.
İbrahim Peygamber'in Nemrut,un ateşinden kurtulduğu gün.
Musa Peygamber'in kavmini Firavun'un şerrinden kurtardığı gün.
Yunus Peygamber'in balığın karnından kurtulduğu gün.
Eyüp Peygamber'in dertlerine şifa bulduğu gün.
Saymakla bitiremeyeceğimiz bütün peygamberlerin refaha, kurtuluşa ve başarıya ulaştıkları gündür. Onun içindir ki Nuh Peygamber dahil ondan sonra gelen bütün peygamberler, Hz. Muhammed ve Hz. Ali de 10 Muharrem Aşure günü şükür ve senalarını ifade ederek, oruç tutmuşlar. Nuh Peygamber'in kurtuluş çorbasını pişirip fakir fukaraya yedirmişler, Hayır ihsan yapmışlar. Bütün tarihler o güne kadar olan, Muharrem ayının kutsallığı ve özelliğini böyle anlatırlar.
MATEM
Matem Farsça,dan gelen bir kelimedir. Türkçe'de anlamı: Çok sevilen değerli bir varlığı veya yakını kaybedildiğinde bu insanın günlük yaşamını etkiler; insanlar kederlenir, üzülür ağlar ve uzun bir zaman üstünden atamaz, eğlenemez, gülemez, neşelenmek istemez, hep günlerini üzüntü ile geçirdiği zaman dilimine Yas veya matem tutmak, demektir.Hz. Muhammed,in ölümünden 48 sene sonra, bütün peygamberlerin kutsal kabul ettikleri, oruç tuttukları Hicri 10 Muharrem 61 Cuma günü Miladi 10 Ekim 680 tarihinde, Kerbela denen Fırat Nehri,nin kenarında, kurda kuşa sebil olan Fırat suyunu, Hz. Muhammed,in torunlarına, Ehl-i Beyt,ten de tek kalan Hz. Hüseyin,ine ve onun mahsun yavrularına vermediler. Dünya da bugüne kadar bir eşi benzeri olmayan, insanlık aleminin yüz karası, görülmemiş susuz bir zulüm ve katliam işlendi.
Muharrem ayı denince? Aleviler için yas veya matem ay ıakla gelir. Bugüne kadar inancında, felsefesinde, itikatında, sevgisinde, Hz. Muhammed’e ve onun Ehl-i Beyt'ine canı gönülden Aşk-ı Muhabbetiyle bağlı olan Aleviler, onların sevgisi ile sevinmişler, kederi ile kederlenmişler, acılarına ağlamışlar, gördükleri zulüme de yas tutmuşlar. Zulüm edenleri de lanetle anmışlar.
Hz. Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine inanıp iman edenler, onlara yapılan bu zulmün acısını hiçbir zaman unutmazlar. Hele Muharrem ayı gelince o zulmün kendilerine yapılmış gibi acısını hissederler. İşte o 12 gün, oruçlu halleriyle. Düğünlere, eğlenceli yerlere gitmezler, düğün nişan yapmazlar, fazla sulu yiyeceklerden güçleri oranında sakınırlar, yaşadıkları ortama göre, imkanları ve olanakları el veriyorsa traş olmazlar, iştahlarının çektiği güzel ve etli yemekleri yemezler.
Alevilikte oruç tutarken sahura kalkmak yoktur. Durumu özetleyecek olursak: Nasıl ki yakınlarınızdan birini kaybettiğiniz zaman, onun acısı ile bir zaman kederli, üzüntülü günler yaşıyorsanız. İşte 12 gün oruç boyunca da aynen öyle yaşanır.
AşureMatem Orucu bitiminde Aşure pişirilir. Aşure, tatlı bir çorba olup, birlikte yenilir veya evlere dağıtılır. Aşure çorbasında et bulunmaz. Buğday, fındık, ceviz veya meyvelerden oluşan 12 değişik üründen yapılır (tarif). Aşure Günü, Sünnilerin Ramazan Orucu bitiminde kutladığı Şeker Bayramı gibi bir bayram kutlaması değildir. Aleviler; Kerbela’da İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in sağ kurtulduğu için mutludurlar, bu nedenle çorba tatlı olur.
Muharrem ayında Aleviler bir araya gelerek birlikte mersiyeler, şiirler, deyişler, Alevi önderlerinin kahramanlık öykülerini okurlar, anlatırlar, söylerler.
ORUCA NİYET ETMEKBism-i Şah…Allah Allah… Er Hak-Muhammed-Ali aşkına, İmam Hüseyin Efendimizin susuzluk orucu niyetine Kerbela’da şehid olanların temiz ruhlarına, Fatıma Anamızın şefaatına, Oniki İmamlar aşkına oruç tutmaya niyet eyledim. Ulu Dergah kabul eylesin...
AŞURE LOKMASI İÇİN DUABism-i Şah…Allah Allah…
Barekallah. Şehidler Şahı İmam Hüseyin Efendimizin ve Kerbela şehidlerinin yüce ruhlarının şad olması için barekallah. Cümle erenlerin ruhu için barekallah. Yurdumuzun, Ulusumuzun, Cumhuriyetimizin esenlikte olması için barekallah. Ordularımızın güçlü olması için barekallah. Ahirete göçenlerimiz ve bugün yaşayanlarımız için barekallah. Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket vermesi için barekallah. Muhammed Mustafa, Aliyyel Mürteza, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Kerbela Şehidleri ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli hakkı için el-Fatiha ve salevat. Gerçeğe hü…
AŞURE YENDİKTEN SONRA OKUNACAK DUABism-i Şah …Allah Allah…
Allah, Muhammed, Ali, Oniki İmam Efendilerimizin ruhu revanları, şâd ve handan ola. Münkir ve münafıklar mat ola, müminler şâd ola. Lokmalarımız dertlere deva ola.
Matem-i Hasan ve Hüseyin ola. Cümlemize haklı hayırlı kısmetler verilmesi için …
Nur-u Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli demine hü.
9 Kasım 2012 Cuma
5 Kasım 2012 Pazartesi
2012..muharrem ve masu-u pak oruç tarihleri
12 kasım masum-u pak orucu başlangıcı
15 kasım muharrem orucu başlangıcı.
Alevilierde Muharrem Orucu nedir, nasil tutulur?
Oruç nedir?
Oruç, insanın bedenini disiplin ve denetim altına almak, ruhsal yapısını güçlendirmek için yaptığı bir ibadettir. Oruç ibadeti belirli zamanlarda yeme, içme ve cinsellik gibi istekleri/duyguları terk ederek zihinsel/ruhsal yapıya ağırlık vermektir. Bazı inançlarda oruç tamamıyla yeme-içmeden uzak durmak seklinde olabileceği gibi, et ve diğer hayvansal mamuller gibi belirli yiyecekleri yememek şeklinde de olabilir.
Hemen hemen bütün inançlarda oruç ibadeti vardır.
Aleviler oruç tutarlar mı?
Hemen hemen bütün inançlarda oruç ibadeti vardır. Alevi inancında da oruç ibadeti vardır ve Alevilerde oruç tutarlar
Muharrem Orucu nedir? Bu oruç neden tutulur?
Muharrem ayı Hicri takvime göre (bu takvimin bir diğer adı da Kameri/Ay takvimidir) birinci aydır ve Muharrem orucu da bu ayın ilk gününden başlar.
Muharrem orucunun tarihi Adem peygambere kadar gider. Hz. Muhammed de Muharrem orucu tutmuştur.
Muharrem orucu, insanın kendi iç benliğine yönelmesi, yanlışlarını-doğrularını, eksilerini-artılarını hesaplaması ve bütün bunların sonucunda daha iyiye, doğruya, güzele yönelmesine davettir. Nefsini terbiyeye, Hacı Bektaş Velininde buyurduğu gibi nefsini bilmeye vesiledir oruç.
Muharrem orucu biz Aleviler için Adem peygamberden başlayarak bütün peygamberlerin yerine getirdikleri bir ibadettir. Bunun yanı sıra başta Hz. Hüseyin olmak üzere On İki İmamların şahadetlerinden dolayı aynı zamanda bir yas’tır. Bundan dolayıdır ki Muharrem orucunun diğer bir adı da Yass-ı Matemdir.
Aleviler olarak Muharrem orucu ile Hz. Adem’den günümüze gelen bir ibadeti yerine getirirken aynı zamanda Hz. Hüseyin`in şahsında Ehlibeyte, Ehlibeytte temsilini bulan insanlık değerlerine bağlılığımızı yineliyoruz. Yezide ve yezitte sembolleşen bütün kötülüklere lanet ediyoruz.
Muharrem orucu, bütün bu özellikleriyle biz Aleviler için önemli bir ibadettir.
Muharrem Orucu nasıl tutulur?
Kurban Bayramının 1. gününden başlayarak 20 gün sayılır. 20. günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Niyet edildikten sonra gün doğumu ile gün batımı arasındaki sürede hiç bir şey yenilmez ve içilmez. Gün batımı ile iftar açılır.
Oruc süresince (12 gün boyunca) düğün,nişan,sünnet ve benzer törenler/etkinlikler yapılmaz, kurban kesilmez, et yenilmez, Kerbela Şehitleri'nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez (Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden, çay,kahve,meşrubat,meyve suyu,ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır).
Muharrem orucunun on ikinci gününden sonra ise On iki İmamlar 'in ve bu yolda şehit olan bütün canların anısına on iki çeşit/veya daha fazla gıdadan oluşan Aşure Çorbası pişirilerek o yılki Muharrem Orucu noktalanır.
Muharrem orucu hakkında genel bilgiler verdiniz. Bu genel bilgilerin ışığında bazı hususların daha iyi bilinmesi için biraz daha ayrıntılı bilgiler verebilir misiniz?
Her şeyden önce bizlerin inancı olan Alevilikte samimiyet esastır. Muharrem orucuna da samimiyet ilkesi çerçevesinde yaklaşmalıyız.
Orucumuzu bazı çıkar hesapları ile tutmamalıyız. Yine biçimsel bir kuralı yerine getiriyor olmak için tutmamalıyız. Bütün bunlardan öte, ne yaptığının bilincinde ve neden oruç tuttuğunun ayırdın da olarak tutmalıyız. Eğer ortada belli bir inanç, itikat, bilinç, hissediş, bağlılık yoksa tuttuğumuz oruç tam olarak amacına hizmet etmiyor demektir. Muharrem orucunda gönüllülük esastır. Kişi kendi özgür iradesi ve bilinciyle oruç tutmalıdır. Başka inanç mensuplarının yaptıkları dayatma, baskı, zorlama biz Alevilerin inancına aykırıdır.
Yukardaki satırlarda da işaret edildiği üzere Muharrem orucu Adem peygamberden başlayarak cümle peygamberlerin ve onları takip edenlerin tuttukları bir oruçtur. Bu orucun özü bu başlangıç ilkesine dayanıyor. Ancak biz Aleviler için anlam ve önemi Kerbela çölünde susuz bir şekilde, insanlığın tanık olduğu ender vahşetlerden birisine maruz kalarak şahadet şerbetini içen İmam Hüseyin'in şahadetiyle başka bir boyut alıyor ve daha da yaşamsal hale geliyor. Orucumuzu bu öz ve bu özün etrafında gelişen yol önderlerimizin (başta Oniki İmamlar olmak üzere) yoluna ve ilkelerine bağlılığın gereği olarak, onların şahsında temsilini bulan ve insanlığı gerçeğe davet eden değerlerine, doğrularına bağlılığın gereği olarak tutmalıyız.
Bunların ışığında tekrar şunların altını çizebiliriz:
Orucumuzda samimiyet ve bu temsil olunan değerlere bağlılık esastır.
Bu çerçevede orucumuzu tutarken kesin kes sağlığımıza zarar verecek şekilde tutmamalıyız.
Hiç bir cana kıymamak maksadıyla on iki gün boyunca -oruç tutalım veya tutmayalım- kesinlikle et yememek gerekiyor.
Yaşamımızın bütününde küfür, şiddet, nefret, öfke, kıskançlık, kin ve daha benzer olumsuz duyguların ve bu duyguların davranış halini almasına izin vermemeliyiz. Muharrem orucu bu kurallara daha bir dikkat etmemiz gereken özel ve anlamlı günlerdir. Bu günlerde daha dikkatli olarak bu tür olumsuzluklar varsa yaşamımızdan, kişiliğimizden çıkarıp atmalıyız.
Oruçlarımızı açtıktan sonra yine aşırıya kaçmamamız gerekiyor. Mümkün olduğunca, sağlığımızı ve bünyemizi de düşünerek az tüketmeliyiz.
Yine sağlığımıza dikkat ederek mümkün olduğunca sade su içmemeye özen göstermeliyiz. Bunun yerine meyve suyu, ayran, çay ve benzer içeceklerle su ihtiyacımızı giderebiliriz.
Düğün, nişan ve daha başka eğlencelerden uzak durmalıyız. Muharrem orucu bizler için aynı zamanda bir yastır. İmam Hüseyin'in acısını yüreğinde hissedenler, Celal Abbas'ın kolundan akan kanın kendi yüreklerinde aktığını hissedenler doğal olarak eğlenemezler.
Bunların dışında temizliğe büyük önem vermeliyiz. Bizlerle aynı ortamı paylaşan farklı inançtan insanların hassasiyetlerini dikkate almalıyız. Bu noktada bir yandan inancımızı yaşarken diğer yandan bazı biçimsel kurallar yüzünden insanların bize, dolayısıyla inancımıza tepki duymalarını engellemeliyiz.
Bu samimi duygu ve düşüncelerle oruç tutan cümle canların oruçları kabul olsun.
Muharrem orucuna niyet edilirken okunan dua
Bismişah Allah, Allah
Hak Muhammed Ali aşkına
Şehitler serdarı İmam Hüseyin aşkına
Kerbela meydanında şehit düşen masumların aşkına
Oniki İmam, Ondört Masumu-u Pak, Onyedi Kemerbest efendilerimizin hürmetine
Hz. Fatma Ana'nın şefaatine
Hazır, gaip gerçek erenlerine himmetine niyet ettim yarin matem orucunu tutmaya
Niyetimiz kabul ve makbul ola
Hak dergahına yazıla
Evliya kerimine, İmam Hüseyin demine Allah eyvallah
Gerçeğe Hü.
Muharrem orucu açılırken okunan dua
Bismişah Allah, Allah
Niyetlerimiz kabul, lokmalarımız makbul, muratlarımız hasıl ola
Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Kırkların, Oniki İmamların, Ondört Masum-u Pakların, Onyedi Kemerbestlerin dergahına yazıla
Kerbela şehitlerimizin, gelmiş geçmiş cümle ulularımızın, atalarımızın ruhu revanları şad u handan ola
Allah bizleri görünür görünmez kazalardan, belalardan, afetlerden, ve her türlü kötülüklerden koruya
Bizleri Ehlibeytin katarından, didarından ayırmaya
Cümlemize sağlık, huzur, birlik, dirlik, hayırlı kazançlar ve hayırlı kısmetler nasip eyleye
Gerçeğe Hü.
15 kasım muharrem orucu başlangıcı.
Alevilierde Muharrem Orucu nedir, nasil tutulur?
Oruç nedir?
Oruç, insanın bedenini disiplin ve denetim altına almak, ruhsal yapısını güçlendirmek için yaptığı bir ibadettir. Oruç ibadeti belirli zamanlarda yeme, içme ve cinsellik gibi istekleri/duyguları terk ederek zihinsel/ruhsal yapıya ağırlık vermektir. Bazı inançlarda oruç tamamıyla yeme-içmeden uzak durmak seklinde olabileceği gibi, et ve diğer hayvansal mamuller gibi belirli yiyecekleri yememek şeklinde de olabilir.
Hemen hemen bütün inançlarda oruç ibadeti vardır.
Aleviler oruç tutarlar mı?
Hemen hemen bütün inançlarda oruç ibadeti vardır. Alevi inancında da oruç ibadeti vardır ve Alevilerde oruç tutarlar
Muharrem Orucu nedir? Bu oruç neden tutulur?
Muharrem ayı Hicri takvime göre (bu takvimin bir diğer adı da Kameri/Ay takvimidir) birinci aydır ve Muharrem orucu da bu ayın ilk gününden başlar.
Muharrem orucunun tarihi Adem peygambere kadar gider. Hz. Muhammed de Muharrem orucu tutmuştur.
Muharrem orucu, insanın kendi iç benliğine yönelmesi, yanlışlarını-doğrularını, eksilerini-artılarını hesaplaması ve bütün bunların sonucunda daha iyiye, doğruya, güzele yönelmesine davettir. Nefsini terbiyeye, Hacı Bektaş Velininde buyurduğu gibi nefsini bilmeye vesiledir oruç.
Muharrem orucu biz Aleviler için Adem peygamberden başlayarak bütün peygamberlerin yerine getirdikleri bir ibadettir. Bunun yanı sıra başta Hz. Hüseyin olmak üzere On İki İmamların şahadetlerinden dolayı aynı zamanda bir yas’tır. Bundan dolayıdır ki Muharrem orucunun diğer bir adı da Yass-ı Matemdir.
Aleviler olarak Muharrem orucu ile Hz. Adem’den günümüze gelen bir ibadeti yerine getirirken aynı zamanda Hz. Hüseyin`in şahsında Ehlibeyte, Ehlibeytte temsilini bulan insanlık değerlerine bağlılığımızı yineliyoruz. Yezide ve yezitte sembolleşen bütün kötülüklere lanet ediyoruz.
Muharrem orucu, bütün bu özellikleriyle biz Aleviler için önemli bir ibadettir.
Muharrem Orucu nasıl tutulur?
Kurban Bayramının 1. gününden başlayarak 20 gün sayılır. 20. günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Niyet edildikten sonra gün doğumu ile gün batımı arasındaki sürede hiç bir şey yenilmez ve içilmez. Gün batımı ile iftar açılır.
Oruc süresince (12 gün boyunca) düğün,nişan,sünnet ve benzer törenler/etkinlikler yapılmaz, kurban kesilmez, et yenilmez, Kerbela Şehitleri'nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez (Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden, çay,kahve,meşrubat,meyve suyu,ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır).
Muharrem orucunun on ikinci gününden sonra ise On iki İmamlar 'in ve bu yolda şehit olan bütün canların anısına on iki çeşit/veya daha fazla gıdadan oluşan Aşure Çorbası pişirilerek o yılki Muharrem Orucu noktalanır.
Muharrem orucu hakkında genel bilgiler verdiniz. Bu genel bilgilerin ışığında bazı hususların daha iyi bilinmesi için biraz daha ayrıntılı bilgiler verebilir misiniz?
Her şeyden önce bizlerin inancı olan Alevilikte samimiyet esastır. Muharrem orucuna da samimiyet ilkesi çerçevesinde yaklaşmalıyız.
Orucumuzu bazı çıkar hesapları ile tutmamalıyız. Yine biçimsel bir kuralı yerine getiriyor olmak için tutmamalıyız. Bütün bunlardan öte, ne yaptığının bilincinde ve neden oruç tuttuğunun ayırdın da olarak tutmalıyız. Eğer ortada belli bir inanç, itikat, bilinç, hissediş, bağlılık yoksa tuttuğumuz oruç tam olarak amacına hizmet etmiyor demektir. Muharrem orucunda gönüllülük esastır. Kişi kendi özgür iradesi ve bilinciyle oruç tutmalıdır. Başka inanç mensuplarının yaptıkları dayatma, baskı, zorlama biz Alevilerin inancına aykırıdır.
Yukardaki satırlarda da işaret edildiği üzere Muharrem orucu Adem peygamberden başlayarak cümle peygamberlerin ve onları takip edenlerin tuttukları bir oruçtur. Bu orucun özü bu başlangıç ilkesine dayanıyor. Ancak biz Aleviler için anlam ve önemi Kerbela çölünde susuz bir şekilde, insanlığın tanık olduğu ender vahşetlerden birisine maruz kalarak şahadet şerbetini içen İmam Hüseyin'in şahadetiyle başka bir boyut alıyor ve daha da yaşamsal hale geliyor. Orucumuzu bu öz ve bu özün etrafında gelişen yol önderlerimizin (başta Oniki İmamlar olmak üzere) yoluna ve ilkelerine bağlılığın gereği olarak, onların şahsında temsilini bulan ve insanlığı gerçeğe davet eden değerlerine, doğrularına bağlılığın gereği olarak tutmalıyız.
Bunların ışığında tekrar şunların altını çizebiliriz:
Orucumuzda samimiyet ve bu temsil olunan değerlere bağlılık esastır.
Bu çerçevede orucumuzu tutarken kesin kes sağlığımıza zarar verecek şekilde tutmamalıyız.
Hiç bir cana kıymamak maksadıyla on iki gün boyunca -oruç tutalım veya tutmayalım- kesinlikle et yememek gerekiyor.
Yaşamımızın bütününde küfür, şiddet, nefret, öfke, kıskançlık, kin ve daha benzer olumsuz duyguların ve bu duyguların davranış halini almasına izin vermemeliyiz. Muharrem orucu bu kurallara daha bir dikkat etmemiz gereken özel ve anlamlı günlerdir. Bu günlerde daha dikkatli olarak bu tür olumsuzluklar varsa yaşamımızdan, kişiliğimizden çıkarıp atmalıyız.
Oruçlarımızı açtıktan sonra yine aşırıya kaçmamamız gerekiyor. Mümkün olduğunca, sağlığımızı ve bünyemizi de düşünerek az tüketmeliyiz.
Yine sağlığımıza dikkat ederek mümkün olduğunca sade su içmemeye özen göstermeliyiz. Bunun yerine meyve suyu, ayran, çay ve benzer içeceklerle su ihtiyacımızı giderebiliriz.
Düğün, nişan ve daha başka eğlencelerden uzak durmalıyız. Muharrem orucu bizler için aynı zamanda bir yastır. İmam Hüseyin'in acısını yüreğinde hissedenler, Celal Abbas'ın kolundan akan kanın kendi yüreklerinde aktığını hissedenler doğal olarak eğlenemezler.
Bunların dışında temizliğe büyük önem vermeliyiz. Bizlerle aynı ortamı paylaşan farklı inançtan insanların hassasiyetlerini dikkate almalıyız. Bu noktada bir yandan inancımızı yaşarken diğer yandan bazı biçimsel kurallar yüzünden insanların bize, dolayısıyla inancımıza tepki duymalarını engellemeliyiz.
Bu samimi duygu ve düşüncelerle oruç tutan cümle canların oruçları kabul olsun.
Muharrem orucuna niyet edilirken okunan dua
Bismişah Allah, Allah
Hak Muhammed Ali aşkına
Şehitler serdarı İmam Hüseyin aşkına
Kerbela meydanında şehit düşen masumların aşkına
Oniki İmam, Ondört Masumu-u Pak, Onyedi Kemerbest efendilerimizin hürmetine
Hz. Fatma Ana'nın şefaatine
Hazır, gaip gerçek erenlerine himmetine niyet ettim yarin matem orucunu tutmaya
Niyetimiz kabul ve makbul ola
Hak dergahına yazıla
Evliya kerimine, İmam Hüseyin demine Allah eyvallah
Gerçeğe Hü.
Muharrem orucu açılırken okunan dua
Bismişah Allah, Allah
Niyetlerimiz kabul, lokmalarımız makbul, muratlarımız hasıl ola
Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Kırkların, Oniki İmamların, Ondört Masum-u Pakların, Onyedi Kemerbestlerin dergahına yazıla
Kerbela şehitlerimizin, gelmiş geçmiş cümle ulularımızın, atalarımızın ruhu revanları şad u handan ola
Allah bizleri görünür görünmez kazalardan, belalardan, afetlerden, ve her türlü kötülüklerden koruya
Bizleri Ehlibeytin katarından, didarından ayırmaya
Cümlemize sağlık, huzur, birlik, dirlik, hayırlı kazançlar ve hayırlı kısmetler nasip eyleye
Gerçeğe Hü.
3 Kasım 2012 Cumartesi
gadir hum olayı
| “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (1) Allah (c.c) Bu ayeti kerime de peygamberine tebliğ etmesini emretmektedir. Sünni ve Şia müfessirlerinin çoğu bu ayetin Gadir Hum günü Hz. Ali (a.s) hakkında indiği konusunda hemfikirdir. (2) Ayrıca Hibri, sahih senetle İbni Abbas’tan şöyle naklediyor: “Bu ayet Ali (a.s) hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.a), velayeti tebliğe emredildi; sonra Ali’nin (a.s) elini tuttu ve ‘Ben kimin mevlası isem, Ali onun mevlasıdır.’ diye buyurdu.” (3) Sünni âlimlerinin ekseriyeti itiraf etmektedirler ki, Hicri 10. yılda, Veda Haccında, Zilhiccet’ul- Haram’ın 18. gününde, Mekke’den dönerken Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Gadir-i Hum denen yerde bütün ashabını bir araya topladı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in emriyle önden gidenler geri döndürüldü ve geride kalanların da oraya yetişmesi sağlandı. Sünni birçok alim ve tarihçilerin rivayet ettiğine göre 70,000 kişi, imam Sa’lebi (tefsirinde) ve Sibt bin Cevzi’ye (Tezkiret’u Havass’il- Ümme fi Ma’rifet’il- Eimme’de) göre ise Gadir-i Hum’da 120,000 sahabe hazır bulunmuştur. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) minbere çıkarak oldukça uzun bir hutbe okudu. Bu hutbenin çoğu yerinde Hz. Ali’yi (a.s) övdü, Hz. Ali (a.s) hakkında inen ayetleri okudu. Oradaki Müslümanların dikkatini Hz. Ali’nin (a.s) yüce makamına çekti ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ben size kendi nefsinizden daha evla değil miyim?” Onlar; “Evet, evlasın” dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” Sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti: “Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak.” Daha sonra bir çadır kurmalarını emretti, Ali’ye de o çadırda oturmasını söyledi. Orada hazır bulunan bütün ümmete şöyle buyurdular: “Gidin Ali’ye biat edin; zira ben Allah-u Teala tarafından sizden Ali için biat almakla görevlendirildim.” O gün Ali’ye ilk biat eden, Ömer, sonra Ebu Bekir, sonra Osman, sonra Talha, sonra Zübeyir idi. Orada tam üç gün boyunca Ali’ye biat ettiler. (4) Yakubî, kendi Tarih'inde Medine'de nazil olan ayetlerden bahsederken şöyle yazar: Resulullah'a (s.a.a) nazil olan en son ayet "Bugün size dininizi kemale erdirdim" ayetidir. Bu rivayetin sahih olduğu ispatlanmıştır. Bu ayet, Resulullah (s.a.a), Gadir-i Hum'da Ali b. Ebu Talib'in velayet ve hilafetini açıkça herkese duyurduktan sonra nazil oldu. (5) Başta Ebu Bekir olmak üzere Ömer, Osman ve 70 binden fazla sahabe Hz. Ali’ye biat ediyorlar. Hz. Ali’ye biat etmek O’nun halifeliğini kabul etmek anlamını taşıyor. Bu sahabeler Peygamberin vefatıyla neden verdikleri biatten dönüyorlar? Nitekim bunun yaşanacağını, Resulullah biliyordu ve bu konuda: İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: Resulullah (s.a.a) bana hayatında bildirdi ki: “Ümmetim benden sonra sana karşı vefasız olup sözünde durmayacaktır” (6) Resulullah (s.a.a) bu sözleri halifelik makamı için yapılacak hıyanetten haber vermektedir. Peygamber bunları ashabına defalarca bildirmiştir: “Eğer Ali’nin (a.s) peşinden giderseniz -ki sizin bunu yapacağınızı sanmıyorum- onun doğru yol üzere giden bir yol gösterici olduğunu, sizi apaydınlık bir yola ileteceğini görürsünüz.” (7) 1-Maide 67. 2-Bakınız: el-Fethu-l Kadir, c.2 s. 60.. Ayrıca “Limeze Ehtert Mezheb Ehlilbeyt, s. 143 te Ehlisünnet ve şia’dan verdiği dipnotlar. 3-Tefsir-i Hibri, s.262. Kur'an ve Sünnet Işığında Ehl-i Beyt Mektebi, s.73. 4-İmam Fahruddin Razi, “Mefatih’ul- Gayb” tefsirinde. İmam Ahmed Sa’lebi, “Keşf’ul- Beyan” tefsirinde. Celaluddin Suyuti, “Durr’ul- Mensur” tefsirinde. Ebu’l- Hasan Ali bin Ahmed-i Vahidi en-Nişaburi, “Esbab’un-Nuzul”da. Muhammed bin Cerir Taberi, “Tefsir-i Kebir”de. Hafız Ebu Naim İsfahani, “Ma Nezele Min’el- Kur’ân’i fi Ali’yyin” ve Hilyet’ul- Evliya’da. Muhammed bin İsmail Buhari, Tarih c. 1, s. 375’de. Müslim bin Haccac Nişaburi, “Sahih” c. 2, s. 325’de. Ebu Davud Secistani, Sünen’de. Muhammed bin İsa Tirmizi, “Sünen”de. Hafız bin Ukde, “Kitab’ul- Velayet”de. İbn-i Kesir-i Şafii Dimaşki, Tarih’inde. İmam Ahmed bin Hanbel, “Müsned” c. 4 s. 281 ve 371’de. Ebu Hamid Muhammed bin Muhammed Gazali, “Sırr’ul- Alemin”de. İbn-i Abdulbirr, “İstiab”da. Muhammed bin Talha eş-Şafii, “Metalib’us- Seul” s. 16’da. İbn-i Meğazili eş-Şafii, “Menakıb”da. Nuruddin bin Sabbağ el-Maliki, “Fusul’ul- Muhimme” s. 24 de. Ve yaklaşık 40 yakın kaynak daha. Bakınız: Leyali Beyşaver, Seyyid Muhammed el-Musevi Şirazi, s.408. 5-Tarih-i Yakubî, c. 2, s. 43. Mealimu’l Medereseteyn c.1 s.506 6-Hatip el-Bağdadi “Tarih-i Bağdat” C.11, S.216 Mizan'ul İtidal kısım, 1, s.371 . Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" s. s.515 7-Hilyetu’l-Evliya, Ebu Nuaym, 1/64; .muhtasaru-u Tarih-. Dimaşk, İbni Asakir, 18/32. Hidayet Önderleri, c.2, (Hz. Ali) s. 141. |
| “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (1) Allah (c.c) Bu ayeti kerime de peygamberine tebliğ etmesini emretmektedir. Sünni ve Şia müfessirlerinin çoğu bu ayetin Gadir Hum günü Hz. Ali (a.s) hakkında indiği konusunda hemfikirdir. (2) Ayrıca Hibri, sahih senetle İbni Abbas’tan şöyle naklediyor: “Bu ayet Ali (a.s) hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.a), velayeti tebliğe emredildi; sonra Ali’nin (a.s) elini tuttu ve ‘Ben kimin mevlası isem, Ali onun mevlasıdır.’ diye buyurdu.” (3) Sünni âlimlerinin ekseriyeti itiraf etmektedirler ki, Hicri 10. yılda, Veda Haccında, Zilhiccet’ul- Haram’ın 18. gününde, Mekke’den dönerken Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Gadir-i Hum denen yerde bütün ashabını bir araya topladı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in emriyle önden gidenler geri döndürüldü ve geride kalanların da oraya yetişmesi sağlandı. Sünni birçok alim ve tarihçilerin rivayet ettiğine göre 70,000 kişi, imam Sa’lebi (tefsirinde) ve Sibt bin Cevzi’ye (Tezkiret’u Havass’il- Ümme fi Ma’rifet’il- Eimme’de) göre ise Gadir-i Hum’da 120,000 sahabe hazır bulunmuştur. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) minbere çıkarak oldukça uzun bir hutbe okudu. Bu hutbenin çoğu yerinde Hz. Ali’yi (a.s) övdü, Hz. Ali (a.s) hakkında inen ayetleri okudu. Oradaki Müslümanların dikkatini Hz. Ali’nin (a.s) yüce makamına çekti ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ben size kendi nefsinizden daha evla değil miyim?” Onlar; “Evet, evlasın” dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” Sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti: “Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak.” Daha sonra bir çadır kurmalarını emretti, Ali’ye de o çadırda oturmasını söyledi. Orada hazır bulunan bütün ümmete şöyle buyurdular: “Gidin Ali’ye biat edin; zira ben Allah-u Teala tarafından sizden Ali için biat almakla görevlendirildim.” O gün Ali’ye ilk biat eden, Ömer, sonra Ebu Bekir, sonra Osman, sonra Talha, sonra Zübeyir idi. Orada tam üç gün boyunca Ali’ye biat ettiler. (4) Yakubî, kendi Tarih'inde Medine'de nazil olan ayetlerden bahsederken şöyle yazar: Resulullah'a (s.a.a) nazil olan en son ayet "Bugün size dininizi kemale erdirdim" ayetidir. Bu rivayetin sahih olduğu ispatlanmıştır. Bu ayet, Resulullah (s.a.a), Gadir-i Hum'da Ali b. Ebu Talib'in velayet ve hilafetini açıkça herkese duyurduktan sonra nazil oldu. (5) Başta Ebu Bekir olmak üzere Ömer, Osman ve 70 binden fazla sahabe Hz. Ali’ye biat ediyorlar. Hz. Ali’ye biat etmek O’nun halifeliğini kabul etmek anlamını taşıyor. Bu sahabeler Peygamberin vefatıyla neden verdikleri biatten dönüyorlar? Nitekim bunun yaşanacağını, Resulullah biliyordu ve bu konuda: İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: Resulullah (s.a.a) bana hayatında bildirdi ki: “Ümmetim benden sonra sana karşı vefasız olup sözünde durmayacaktır” (6) Resulullah (s.a.a) bu sözleri halifelik makamı için yapılacak hıyanetten haber vermektedir. Peygamber bunları ashabına defalarca bildirmiştir: “Eğer Ali’nin (a.s) peşinden giderseniz -ki sizin bunu yapacağınızı sanmıyorum- onun doğru yol üzere giden bir yol gösterici olduğunu, sizi apaydınlık bir yola ileteceğini görürsünüz.” (7) 1-Maide 67. 2-Bakınız: el-Fethu-l Kadir, c.2 s. 60.. Ayrıca “Limeze Ehtert Mezheb Ehlilbeyt, s. 143 te Ehlisünnet ve şia’dan verdiği dipnotlar. 3-Tefsir-i Hibri, s.262. Kur'an ve Sünnet Işığında Ehl-i Beyt Mektebi, s.73. 4-İmam Fahruddin Razi, “Mefatih’ul- Gayb” tefsirinde. İmam Ahmed Sa’lebi, “Keşf’ul- Beyan” tefsirinde. Celaluddin Suyuti, “Durr’ul- Mensur” tefsirinde. Ebu’l- Hasan Ali bin Ahmed-i Vahidi en-Nişaburi, “Esbab’un-Nuzul”da. Muhammed bin Cerir Taberi, “Tefsir-i Kebir”de. Hafız Ebu Naim İsfahani, “Ma Nezele Min’el- Kur’ân’i fi Ali’yyin” ve Hilyet’ul- Evliya’da. Muhammed bin İsmail Buhari, Tarih c. 1, s. 375’de. Müslim bin Haccac Nişaburi, “Sahih” c. 2, s. 325’de. Ebu Davud Secistani, Sünen’de. Muhammed bin İsa Tirmizi, “Sünen”de. Hafız bin Ukde, “Kitab’ul- Velayet”de. İbn-i Kesir-i Şafii Dimaşki, Tarih’inde. İmam Ahmed bin Hanbel, “Müsned” c. 4 s. 281 ve 371’de. Ebu Hamid Muhammed bin Muhammed Gazali, “Sırr’ul- Alemin”de. İbn-i Abdulbirr, “İstiab”da. Muhammed bin Talha eş-Şafii, “Metalib’us- Seul” s. 16’da. İbn-i Meğazili eş-Şafii, “Menakıb”da. Nuruddin bin Sabbağ el-Maliki, “Fusul’ul- Muhimme” s. 24 de. Ve yaklaşık 40 yakın kaynak daha. Bakınız: Leyali Beyşaver, Seyyid Muhammed el-Musevi Şirazi, s.408. 5-Tarih-i Yakubî, c. 2, s. 43. Mealimu’l Medereseteyn c.1 s.506 6-Hatip el-Bağdadi “Tarih-i Bağdat” C.11, S.216 Mizan'ul İtidal kısım, 1, s.371 . Enis Emir "Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah" s. s.515 7-Hilyetu’l-Evliya, Ebu Nuaym, 1/64; .muhtasaru-u Tarih-. Dimaşk, İbni Asakir, 18/32. Hidayet Önderleri, c.2, (Hz. Ali) s. 141. |
Gadir-i Hum Olayı
Gadir-i Hum Olayı
Yüce Allah Maide Suresinin 67. ayetinde şöyle buyurur: ”Ey Peygamber Rabbinden sana indirileni tebliğ et.Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.Allah seni insanlardan korur.Şüphe yok ki Allah kafirler topluluğuna hidayet etmez.”
Bazıları, bu ayet sanki risaletin ilk günlerinde nazil olmuş gibi düşünerek, Allah’ın Rasulden (saa) tebliğ etmesini istediği hususun İslamın geneli olduğunu kanaatine varmışlardır. Oysaki ayet Peygamber Efendimizin (saa) ömürlerinin son günlerinde nazil olmuştur. İslamın tüm hükümlerini insanlara tebliğ ettikten, bu uğurda onlarca savaşlar yaptıktan sonra ömrünün son günlerinde böyle sert bir üslupla bir ayetin gelmesi manidardır. Dolayısıyla ayet İslamın genel hükümlerine yönelik olamaz. İslam hadis ve tarih kaynakların belirttiğine göre bu ayet Peygamber Efendimiz (saa) veda haccından dönerken nazil olmuştur. Bu ayet nazil olduğunda Peygamber Efendimizin (saa) hac kafilesini Gadr-i Hum mevkinde durdurmuş ve 120 veya 150 bini aşkın sahabinin cayır cayır yanan çöl kumlarını üzerinde burada toplanması beklemiştir.
Hava aşırı sıcaktı. Halk hırkasının bir kısmını başına, diğer kısmını ise altlarına attılar. Hz. Peygamber'in (s.a.a) dinlenmesi için de bir çadır hazırladılar. Öğle ezanı okundu. Peygamber (s.a.a) refakatindekilerle birlikte ağacın gölgesi altında öğle namazını eda ettiler. Namazdan sonra develerin cihazlarıyla yüksek bir yer yaptılar. Hz. Peygamber (s.a.a) yüksek bir sesle, herkesin dikkatini üzerine çekti ve şu şekilde konuşmaya başladı:
"Hamd, Allah'a (c.c) mahsustur. Sadece O'ndan yardım diliyoruz. İmanımız ve tevekkülümüz O'nadır. Kötü
ve yanlış amellerimizden O'na sığınırız. Yolunu kaybedenlere O'ndan başka sığınak yoktur. O'nun yol gösterdiği, hiçbir zaman yolunu kaybetmeyecektir. O'ndan (c.c) başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna tanıklık ederim. Allah'a (c.c) övgü ve O'nun birliğine şahadetten sonra şöyle derim: Ey halk! Rahman ve bilen Allah (c.c), bana ömrümün sonlarına yaklaştığımı haber vermiştir. Bir an önce Allah'ın davetini yerine getirip ebedi yere gideceğim. Ben ve siz üzerimize olan miktarda sorumluyuz. Şimdi sizin düşünceve görüşünüz nedir? Halk şöyle dedi: "Biz tanıklık ederiz ki sen Allah'ın(c.c) mesajını ulaştırdın; bize nasihattan ve vazife yolunda telaştan kaçınmadın; Allah (c.c) sani en iyi şekilde mükâfatlandırsın." Sonra şöyle buyurdu: "Acaba siz Allah'ın (c.c) birliğine ve Muhammed'in (s.a.a) O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet etmiyor musunuz? Acaba cennetin, cehennemin, ölümün, kıyametin şüphe götürmez olduğuna ve Allah'ın (c.c) ölüleri dirilteceğine ve bunların hepsinin doğru olduğuna ve bunlara inandığınıza tanıklık etmiyor musunuz?" Hep birlikte "Evet bu gerçeklere tanıklık ediyoruz." Dediler Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle devam etti: "Ey Allah'ım! Tanık ol. Sonra vurgulu bir şekilde şöyle buyurdu: "Şüphesiz öteki diyara intikal etmek ve havuzun kenarına ulaşma hususunda sizden öne geçeceğim. Siz havuzun kenarında benim huzuruma geleceksiniz. Havzumun genişliği Sa'na ile Basra arası kadardır. Onda yıldızlar kadar gümüşten kadeh ve bardak vardır. Düşünün ve dikkatli olun ki rihletimden sonra sizin aranızda iki değerli şey bırakacağım: Bakalım onlarla nasıl muamele edeceksiniz?" Bu sırada halk dedi ki: "Ey Allah Resulü (s.a.a), o iki değerli şey nedir?" Şöyle buyurdu: "İki emanetten büyük olanı, Allah'ın
(c.c) kitabıdır ki bir tarafı Allah'ın (c.c) elinde, diğer tarafı ise sizin elinizdedir. Öyleyse onu sıkı tutun ve elden bırakmayın, böylece yolunuzu kaybetmeyin. Küçük olanı itretimdir/Ehl-i Beytimdir. Gerçekten bilen ve rahmetli Allah (c.c), bu ikisinin havuz başında benim huzuruma gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacağını bana haber verdi. Ben, bunu Allah'ımdan (c.c) diledim. Öyleyse bu ikisinden öne geçmeyin ve o ikisini izlemede geri kalmayın ve ihmalkarlık etmeyin ki helak olursunuz." Sonra Ali'nin (a.s) elini tuttu ve kaldırdı; o kadar ki koltuğunun altının beyazlığı gözüktü. Halk onu gördü ve tanıdı. Resulullah, sözlerine şöyle devam etti: "Ey halk, ben her mümin için, kendi nefsinden evla değil miyim?" Halk "Allah ve Resulü daha iyi bilir." karşılığını verdi. Hazret buyurdu ki: Şüphesiz Allah (c.c) benim mevlamdır ve ben müminlerin mevlasıyım ve onlara kendi nefislerinden evla ve daha öncelikliyim. Öyleyse ben kimin mevlası isem Ali onun mevlasıdır."
Ahmed b. Hanbel'in dediğine göre, Hz. Peygamber (s.a.a) bunu dört defa tekrarladı. Sonra elini dua için açtı ve şöyle buyurdu: "Ey Allah'ım, onu seveni sev ve ona düşmanlık edene düşman ol. Dostlarına yardım et ve alçak düşürmeye çalışanı alçalt. Onu, hakkın mizanı, mihveri ve ölçüsü karar kıl. Sonra Peygamber (s.a.a) şunları ekledi: "Hazır olanlar, hazır olamayanlara bunu iletsin." Topluluk dağılmadan önce vahiy emini bu ayeti Hz. Peygamber'e (s.a.a) nazil etti:
"Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım, size din olarak İslâm'a razı oldum." (Maide 3)
Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.a) Allah-u Ekber nidasıyla, dinin ikmaline ve nimetin itmamına ve Allah'ın (c.c) O'na verdiği risalet ve Ali'ye (a.s) verdiği velâyete olan rızasından ötürü şükretti. Hazır topluluk, bu arada Şeyheyn (Hz.Ömer ve Hz. Ebu Bekir) Emirü'l-Müminin'e şöyle tebrik dediler: "Kutlu olsun! Kutlu olsun! Sen ey Ebu Talib'in oğlu benim ve her erkek ve mümin kadının mevlası oldun."
İbn Abbas dedi ki: "Allah'a (c.c) andolsun ki, Ali'nin (a.s.) velâyeti herkese farz oldu."
Hassan b. Sabit dedi ki; Ey Allah Resulü, Ali için birkaç şiir okumama izin ver. Peygamber buyurdu: Oku, Allah'ın bereket ve uğuruyla. Hassan ayağa kalkarak şöyle dedi: "Ey Kureyş'in büyükleri, İslâm Peygamberi'nin (s.a.a) huzurunda kesinleşen velâyet hakkındaki şiirlerimi beyan ediyorum." dedi ve şiirlerini okumaya başladı.
"Gadir Günü Peygamberleri haykırıyordu onlara
Hum mıntıkasında ve nebi ne değerli haykırıcı idi!...
Peygamber kalk ya Ali buyurdu.benden sonra imam olarak
Doğru yolu göstermek üzere seni seçtim
Senden razı oldum,Kimin mevlası isem,
Bu onun mevlasıdır…” Hassanın bu şiirini Suyuti de dahil olmak üzere 11 Ehli Sünnet alimi ve 26 şia alimi rivayet etmiştir.
Bütün İslâm ümmetinin görüş birliğiyle kabul ettiği Gadir olayını kısaca anlattık. Söylenmesi gereken nokta şu ki; dünyanın hiç bir yerinde bu isim ve özellikte başka bir olayın gerçekleştiği söylenmemiştir.
Bu olayı İbni Mace,Tirmizi,Nesei,Ahmet b. Hanbel, M 9.yüzyıldan,M.19.yüzyıla kadar gelen otuzu aşkın muhaddsi Salebi, Vahidi,Kurtubi,Kaadi,Beyzavi,Fahreddin Razi gibi ondört mufessir,Taberi,İbni Kuteybe,İbni Kesri,Suyuti gibi yirmi dört tarihçi,Teftazani,Ali KUşçi gibi yirmi yedi kelamcı kitaplarına almışlar, ashaptan yüz on tabiinden seksen dört kişi rivayet etmiştir. Bütün bu andığımız kişiler Ehl-i Sünnet alimleridir.
Burada yapılan en önemli itiraz “Ben kimin mevlası isem Ali’de onu mevlasıdır” cümlesindeki “mevla” kelimesinin “velayet/imamet” anlamında kullanılamayacağı, “mevla” kelimesinin “dost/yardımcı” anlamında kullanılmış olabileceğidir.
120 bini aşkın insanı çölün sıcak kumlarında bekletip “Ali sizin dostunuzdur” gibi bir sözün söylenmesi ne kadar ciddi olabilir. Bundan daha önemlisi “Ben size nefislerinizden daha evla değil miyim?” diye sorarak, insanları Ahzap Suresinin 6. ayeti olan “Şüphesiz ki peygamber mü’minlere nefislerinden daha evladır” ayetine vurgu yapmıştır.(Bu ayet hakkında Ehl_i Sünnet tefsirlere bakınız) Adeta bu ayetteki evla kelimesinden ne anlıyorsanız “Ali sizin mevlanızdır” cümlesindeki mevladan da onu anlayın demek istemiştir. “Allah benim mevlamdır.Bende sizin mevlanızım” diyerek “Ali de sizin mevlanızdır.”cümlesindeki “mevla” kelimesine hazırlık yapmıştır.Yani Allah’ın benim mevlam olmasından neyi anlıyorsanız, benim de sizin mevlanız olmamdan neyi anlıyorsanız,aynı anlamda Ali de sizin mevlanızdır, buyurmuştur. Yine Hassan b. Sabitin okuduğu yukarıdaki şiiri de bu olayın nasıl yorumlanması gerektiği hakkında ipucu vermektedir.
Kısaca Gadir-i Hum olayı ile Peygamber Efendimiz (saa), kendisinden sonra imam olacak şahsı tüm insanlara açık bir şekilde tebliğ etmiş, bu olayın orada olmayanlara da aktarılmasını emretmiştir.
Arap Alevileri (Nusayriler)
Arap Alevileri (Nusayriler) Arap Aleviliği yaşam tarzıyla, dini inanış ve ibadet biçimleriyle Anadolu Aleviliğinin
kolları olan Babailik ve Bektaşilikten, Şiilikten belli farklılıklar taşır. Arap Aleviler, ülkemizde yaşayan en büyük azınlıklardan biri durumundadırlar. Ülkemiz sınırları içerisinde ulus olma özelliği göstermezler ve bu yönde de bir çaba görülmez. Büyük ölçüde düzene entegre olmuşlardır. Sayıları net olarak bilinmemektedir. Büyük çoğunluğu Hatay’da yaşamaktadır. Hatay’ın Samandağ ve merkez ilçesi Antakya ile İskenderun’un kıyı şeridinde toplanmışlardır. Hatay dışında Tarsus, Adana ve Mersin’e de yerleşmişlerdir. Suriye’de yaşayanlar da bu ülkede azınlık durumundadırlar. Arap Alevileri “Nusayri” adıyla tanımlanırlar. Çukurova bölgesinde “Fellah” da denilir. Ayrıca bazı yerlerde “Arap uşağı” denmektedir. Bazı kaynaklarda ise “Alawi” olarak adlandırılmışlardır. Hatay’da yaşayanlar “Fellah” tanımlamasını başkalarının kendilerini kötülemek için kullandığını düşünürler ve bu şekilde anılmayı kabul etmezler. Sunni inançtan bazı kesimler egemen sınıfların halklar arasında düşmanlık yaratmak için başvurduğu çarpık ve yalan propagandalarının etkisinde kalarak Nusayri’lere karşı önyargılı davranıp kötüleyici ve aşağılayıcı tavırlar içine girebilmektedir. Bunun en son örneğini Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan oligarşinin Suriye’ye karşı savaş naraları attığı sırada “Nusayrilik sapık bir Alevi akımıdır” diyerek gösterdi. Bu çarpık yaklaşımın kökeni bir kaynakta şöyle açıklanmaktadır: “İbn Teymiye’nin, 7-13. asırda Nusayrileri sapıklıkla suçlaması, Sunnilerin Nusayrilere büyük kin duymalarına ve onlara düşman olmalarına sebep olmuştur.” Yaratılmak istenen bu düşmanlığa, gördükleri büyük baskı ve zulümlere rağmen Nusayriler tarih boyunca bir çok halkla iç içe birlikte kardeşçe yaşamışlardır. Kullandıkları Dil
Arap Alevilerin ana dilleri olan Arapça’yı günlük konuşmalarında halen yaygın olarak kullanırlar. Özellikle Hatay’da yaşayan Arap Aleviler, kendi aralarındaki ilişkilerinde Arapça konuşmaktadırlar. Ancak son dönemlerde ana dilden uzaklaşma da görülmektedir. Aileler çocuklarına önce Türkçe’yi öğretmekte, Türkçe konuşmayı özendirmektedirler. Halkın bu yönelimini asimilasyon politikasından ayrı görmemek gerekir. Özellikle çocuklar üzerindeki bu baskılanmaya rağmen, Arapça’nın öğrenilmesinin ve günlük yaşamda yaygın olarak kullanılmasının önüne geçilememiştir. Ancak çok az bir kesim dışındakiler Arapça okuma ve yazmayı bilmez. Bilenler de ya dini inançları gereği Kuran okumak için ya da özel bir ilgi nedeniyle öğrenmişlerdir. Hatay dışındaki Mersin, Tarsus ve Adana’da yaşayan Alevilerin konuştuğu Arapça bozulmuştur. Türkçe ile karıştığı görülmektedir. Nusayrilerin Tarihi
Bazı kaynaklarda Arap Alevilerin yani Nusayrilerin, islamın farklı bir yorumu olarak 9. yüzyılda ortaya çıktıkları belirtilmektedir. Adlarını, ilk liderleri olan Muhammet ibn Nusayr’den almışlardır. Bundan yüzyıl sonra Nusayri inancını geliştiren Hüseyin ibn Haden olmuştur. Selçuklu döneminde Antakya’yı ele geçirdikleri, ancak daha sonra Fransızların bölgeyi işgal etmesiyle, bir süre onların hakimiyeti altında yaşadıkları söylenmektedir. Tarihleri boyunca da Haçlılar, İsmaÓliler, Moğollar ve Osmanlılar gibi başka halkların hakimiyeti altında yaşamışlardır. Yavuz Sultan Selim’in Suriye’yi almasıyla Osmanlı’nın hakimiyetine giren Nusayriler bu dönemde en yoğun baskıyı görmüş ve soykırıma uğramışlardır. Tarihe ilişkin bilgilerde Haleb’de 40 bin Nusayri’nin katledildiği belirtilmektedir. Şafi mezhebine girmek istemeyen Nusayriler, şeyhleriyle birlikte kılıçtan geçirilirler. Ardından bölgeye 50 bin Türk yerleştirilir. Osmanlı devletinin katliam ve soykırım uyguladığı dönemde varlıklarını, hıristiyanların onları saklayıp korumasıyla sürdürebildikleri belirtilmektedir. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Nusayriler, yeniden Fransızların hakimiyeti altına girerler. 1939’a kadar otonom bir yapılanma içinde yaşarlar. Bir kısmı Suriye topraklarında kalır. Bu otonom yapılanmanın toprak bütünlüğü Türkiye ile Fransa tarafından korunacaktır. Hatay Cumhuriyeti adını alan yapılanma içişlerinde bağımsız, dış işlerinde ise Suriye’ye bağlıdır. Yapılan seçimlerde 9 Alevi Arap’ın yanısıra, 22 Türk, 5 Ermeni, 22 Sünni Arap ve 2 Ortodoks Rum Hatay Cumhuriyeti Meclisine milletvekili seçilir. Ancak 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla otonomiye son verilir. Burada yaşayan Nusayriler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayılır ve azınlık hakkı da tanınmaz. Bundan sonra da tüm farklı milliyetten halklar gibi asimilasyon politikalarıyla Türkleştirilmeye çalışılırlar. Sosyal Yaşam,
Gelenek ve Görenekler
Arap Alevilerin yazılı bir tarihi olmamıştır. Sürekli yasaklı, baskı altında olduklarından böyle bir şansları da olmamıştır. Gelenek ve görenekler kuşaktan kuşağa aktarılarak bugünlere kadar getirilmiştir. Nusayriler tarihleri boyunca hep başkalarının egemenliği altında, gördükleri baskı ve zulüm nedeniyle gizlenerek, saklanarak yaşamışlardır. Dini inançlarını, gelenek, göreneklerini ve kimliklerini gizlemişlerdir. Bu nedenle “Gizlilik” ve “Sır”ın yaşamlarında önemli bir yeri vardır. Gizlilik bugün eskisi kadar yaygın olmasa da hala sürmektedir. Yakın zamana kadar hemen tüm ailelerin çocuklarına ilk öğrettikleri şeylerden biri kimseye Arap Alevi olduklarını söylememeleridir. Dini ibadetler gizlilik içinde yapılır. Kendi dışlarında kimsenin görmemesine, duymamasına özel önem verirler. Son dönemde kısmen değişiklik görülse de başka milliyetlerden ve inançlardan halklarla kız alınıp verilmez. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Arap Alevilerde dışa kapalı bir yaşam tarzı vardır. Arap Alevilerin dışa kapalı olması diğer halklarla birarada yaşamasına engel olmamıştır. Geçmişten bu yana Hatay bölgesindeki Hırıstiyan, Musevi, Süryani, Sünni, Ermeni, Türk, Kürt, Çerkes, Rum, Yahudi çeşitli milliyet ve inançlardan halklarla hep birarada yaşamışlardır. Bu halklar arasında hiç bir zaman düşmanlıklar, kavgalar olmamıştır. Yine, Adana, Mersin ve Tarsus’ta yaşayan Arap Aleviler Türklerle, Kürtlerle, Sunnilerle komşuluk yapmakta, onlarla iç içe yaşamaktadır. Arap Alevilerin içe kapanık yapısı son yıllarda değişikliğe uğramaya başlamıştır. Emperyalizmin halklarımıza dayattığı yoz-kozmopolit kültür Arap Alevilerde de etkisini göstermekte, gelenek, görenek ve yaşam tarzında da bir bozulmaya yolaçmaktadır. Toplumsal dayanışma, paylaşım, yerini giderek bencilliğe, herşeyin maddiyat olarak görülmesine bırakmaktadır. Arap Aleviler, geçimlerini geçmişten bugüne kadar esas olarak topraktan sağlamışlardır. Çiftçilik en yaygın meslektir. Hatta bazı bölgelerde “Fellah” denmesinin nedeni de budur. Bu kelimenin Arapçada birçok karşılığı vardır. “Azab” yani köle olarak da, ekin biçen çiftçi olarak da ifade edilir. Bugün de Arap Alevilerin azımsanmayacak bir kesimi hala çiftçilik yapmaktadır. Hatay’ın sınır bölgesinde olması nedeniyle Ortadoğu halkları özellikle de Suriye’dekilerle yakın ilişkileri vardır. Bir kısmı Suudi Arabistan başta olmak üzere Libya, Ürdün, Kuveyt ve Suriye’de çalışmaktadır. Suriye’de öğrenim gören gençler de bulunmaktadır. Avrupa’ya daha çok da Almanya’ya gitmiş olanları da vardır. Bunun yanında otobüs ve kamyon taşımacılığı da çok yaygındır ve çoğu Ortadoğu ülkelerinde iş yapmaktadır. Aile çocuğuna ilk önce onurlu, namuslu, dürüst ve adaletli olmasını, insanlara haksızlık etmemesini öğretir. Arap alevi halkında erkek çocuğun önemli bir yeri vardır. İlk doğacak erkek çocuk için adaklar adanır. Doğduğunda kurbanlar kesilir. Bazen saçının tümü veya ele gelecek kadar bir tutamı 7 yaşına kadar kesilmez. 7 yaşında saçın kesilmesinde dini tören yapılır, kurban kesilir.
Geçmişte daha çok dini inançlarından kaynaklanan nedenlerle kadınları çok değersiz görme vardır. Ataerkil toplum yapısı, kadınların aşağılanmasını ve bunun din aracılığıyla resmileştirilmesini sağlamıştır. Her ataerkil toplumda olduğu gibi geçmişin bu izi hala sürse de bugün bu durum Nusayrilerin yaşamında çok fazla kendini hissettirmemektedir. Kadınlar aile ve toplum içerisinde eskisine göre belli bir saygınlık kazanmıştır. Dini İnanç
Arap Aleviliği yaşam tarzıyla, dini inanış ve ibadet biçimleriyle Anadolu Aleviliğinin kolları olan Babailik ve Bektaşilikten, Şiilikten belli farklılıklar taşır. Alevilerde tek başına ve toplu olmak üzere iki şekilde namaz kılma vardır. Tek başına namaz (Arapçada Sela anlamındadır) kılma sadece belli dua ve sürelerin okunması şeklindedir. İş yapılırken de, yürürken de yapılabilir. Önemli olan hiç kimseye hissettirmemektir. Toplu namaz ise, bayramlarda, özel günlerde, adaklarda vb. kılınır. Erkekler ancak belli bir yaşa geldikten sonra namaz kılabilirler. Namazı öğrenme yaşı genelde 13-18 yaş arasıdır. Kadınlar ise namaz kılmazlar. Toplu namaza giremezler. Sadece belli dualar okurlar. Kadınların okuduğu duaya “Şükür Duası” anlamına gelen “Savvar-ıl Hamd” denir. Nusayri’ler toplu namazlarda başlamadan önce bağhur veya buhur denilen bir tütsüyü elden ele dolaştırırlar. Namazın bir yerinde de önceden hazırlanmış üzüm suyu önce şeyhe ardından tüm cemaate ikram edilir. Namaz bittikten sonra kesilen kurban etinden hazırlanmış yemekler yenir. Namaza katılanlara evlerine giderken kurban etinden birer parça verilir. Buna “hıssi” (pay) denir. Arap Alevileri genelde kurban etini çiğ dağıtmazlar. Kurban eti, bulgur veya pirinç pilavı, haşlama ve “hirısi” denilen bir çorba şeklinde dağıtılır. (Hirisi buğday ile et kaynatılarak yapılır) Arap Alevilerin takvimi miladi takvime göre 14 Temmuz’da, Arapça’da “Temmuz ul Evvel” denilen bir bayram günü kutlanır. Bu günde işe gidilmez. Daha çok piknik yapılır, eğlenilir, türbeler ziyaret edilir. Aynı şekilde, diğer dini bayram günlerinde de kadınlar ev işi yapmazlar, özellikle dikiş dikmezler. Ğid-il Ğadir denilen en büyük bayram gününde kadınlar da erkekler de hiç bir iş yapmazlar. İşyerleri kapatılır, tarlaya gidilmez. İş günah olarak kabul edilir. Çalışılırsa başa bir iş geleceği, kaza yapılacağına inanılır. Arap Alevi halkının yaşamında kutsal olarak görülen ziyaret (Türbe) yerlerinin önemli bir yeri vardır. Buraları ziyaret etmek, hacca gitmekle eşdeğerde görülür. Bu ziyaretlere adaklar adanır, tütsüler yakılır. Arap Alevi halkının yaşadığı yerlerde mutlaka bir kaç ziyaret vardır. Bu ziyaretlerin en önemlisi ve değer verilenlerden biri “Hıdır Peygamber Ziyareti”dir. Eli dara düşenlere yardım ettiğine, hastaları iyileştirdiğine, yoksulun yanında olduğuna inanılan Hıdır Peygamber için her yıl Ağustos veya Eylül aylarında bayram yapılır. Bu bayram Arap Alevi halkı için önemlidir. Arapçada “Hesint-il Ğıdır” denir. Bayramda işbölümü yapılır ve bu işleri yürütmek için bir anlamıyla komite diyebileceğimiz belli insanlar seçilir. Bu komite insanları görevlendirip, her aileden veya evden toplanacak eşyaların (kap-kacak, odun, un, para, kurbanlık, pirinç, buğday vb.) toplanmasını sağlar. Alınan eşyalar zorla değil, gönüllülük temelindedir. Toplananlar daha önce tesbit edilen bir eve getirilir. Ğid’de yapılacak yemekler için hazırlıklar yapılır. Cenazeler
Arap Alevileri de diğer halklar gibi, cenazelerinde büyük önem verirler. Ölünün ardından ağıtlar yakılır. Eğer ölen, genç kadın ve bekarsa eline kına yakılır. Erkek ve bekar ise, düğünü yapılır gibi davul zurna çalınır. Eğer ölen insan yaşlı biri ise, çocukları-torunları diğer akrabaları gelir elini öper. Onu son yolculuğuna uğurlarlar. Tüm defin işlemleri evde veya kutsal kabul edilen bir ziyaret (Türbe) yerinde yapılır. Cenaze olan evde Eğlence olabilecek her şeyden kaçınılır. 7 gün televiziyon izlenmes sarki dinlenmez gibi... 7 gün boyunca yemeği, komşular, akrabalar, cenazesi olanlara hissettirmeden kendi aralarında yapar ve getirirler. Bu 7 gün boyunca hergün sabah mezar ziyareti yapılır. Yedinci gün ise kurban kesilir. Arapça’da “Sübuğ” denilen bu günde mevlüt okutulur, sela (namaz) yapılır. Ölünün 40’ında, bayramlarda ve ölüm yıldönümlerinde de mezar ziyareti yapılır. 40’ında ve ölüm yıldönümlerinde çeşitli yiyecekler dağıtılır. Düğünler
Arap Aleviler Gecmiste dışarıdan kız alıp vermezlerdi. Tercihleri kendi içlerinden, yani yine Arap Alevilerden olurdu. Geçmişte böyle bir gelenek olmasına rağmen, uzun bir süredir kalkmisdir. Evlenme bir kaç aşamadan geçilerek olur. Söz kesme, nişanlılık ve evlilik... Nişanlılık genelde bir-bir buçuk yıl sürer. Ama 4-5 yıl gibi daha uzun da olabilir. Nişanlılık döneminde erkek nişanlısına özellikle bayramlarda, özel günlerde hediyeler (çeyizlik eşya, altın vb.) götürür. Ayrıca para verir. Gelin adayı bu hediyeler ve parayla çeyizini tamamlar. Ev eşyalarının bir kısmını erkek, bir kısmını kız tamamlar. Nişanlılıkta anlaşmazlık çıkar ve ayrılma olursa, kız tarafı erkekten aldığı hediyeleri ve parayı iade eder. Düğünler geçmişte 3 veya 7 gün sürerdi. Bugün genel olarak iki gün sürmektedir. Düğünden bir hafta önce “imam nikahı” kıyılır. İmam nikahını Şeyh kıyar. Gelin ve damat nikah kıyılırken orada bulunmazlar. Her iki tarafın ailesinden birer temsilcisi gider. Düğün töreninden bir gün önce gelin çeyizini yeni evine taşırken akrabaları ve tanıdıklarını çağırır. Davul zurna çalınır, oyunlar oynanır. Gelen misafirler gelinin çeyizini seyrederler ve taşınmasına yardım ederler. Arapça’da bu “çıkartma” anlamında “Tıtliğa” olarak tanımlanır. Kına gecesi kızın evinde veya belirlediği yerde yapılır. Genelde yemeklidir. Oyunlar oynanır, halaylar çekilir. Belli bir saatte gelin ve damat orta yere oturtulur. Sırayla önce gelinin avuç içlerine, ardından damadın serçe parmağına kına yakılır. Kına yakılırken duadan sonra bir veya birkaç kişi tarafından Arapça “Mıvvel” denilen uzun hava çekilir. Ertesi gün düğün töreni yapılır. Yaygın olarak görülen geleneğe göre, gelinin annesi düğüne gelmez. Düğünde “kuşak merasimi” yapılır. Gelinin bekar erkek kardeşi veya yakın akrabası gelinin beline kırmızı kuşak bağlar. Kuşak düğün bitene kadar gelinin belinde kalır. Düğünün sonlarına doğru Arapça’da “Şaboş” denilen “Katkı Töreni” yapılır. Bu törende evlenen çiftlere verilen hediyeler, (genellikle altın olur) ve paralar yüksek sesle duyurulur. Bu tören, dayanışma amaçlıdır.
kolları olan Babailik ve Bektaşilikten, Şiilikten belli farklılıklar taşır. Arap Aleviler, ülkemizde yaşayan en büyük azınlıklardan biri durumundadırlar. Ülkemiz sınırları içerisinde ulus olma özelliği göstermezler ve bu yönde de bir çaba görülmez. Büyük ölçüde düzene entegre olmuşlardır. Sayıları net olarak bilinmemektedir. Büyük çoğunluğu Hatay’da yaşamaktadır. Hatay’ın Samandağ ve merkez ilçesi Antakya ile İskenderun’un kıyı şeridinde toplanmışlardır. Hatay dışında Tarsus, Adana ve Mersin’e de yerleşmişlerdir. Suriye’de yaşayanlar da bu ülkede azınlık durumundadırlar. Arap Alevileri “Nusayri” adıyla tanımlanırlar. Çukurova bölgesinde “Fellah” da denilir. Ayrıca bazı yerlerde “Arap uşağı” denmektedir. Bazı kaynaklarda ise “Alawi” olarak adlandırılmışlardır. Hatay’da yaşayanlar “Fellah” tanımlamasını başkalarının kendilerini kötülemek için kullandığını düşünürler ve bu şekilde anılmayı kabul etmezler. Sunni inançtan bazı kesimler egemen sınıfların halklar arasında düşmanlık yaratmak için başvurduğu çarpık ve yalan propagandalarının etkisinde kalarak Nusayri’lere karşı önyargılı davranıp kötüleyici ve aşağılayıcı tavırlar içine girebilmektedir. Bunun en son örneğini Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan oligarşinin Suriye’ye karşı savaş naraları attığı sırada “Nusayrilik sapık bir Alevi akımıdır” diyerek gösterdi. Bu çarpık yaklaşımın kökeni bir kaynakta şöyle açıklanmaktadır: “İbn Teymiye’nin, 7-13. asırda Nusayrileri sapıklıkla suçlaması, Sunnilerin Nusayrilere büyük kin duymalarına ve onlara düşman olmalarına sebep olmuştur.” Yaratılmak istenen bu düşmanlığa, gördükleri büyük baskı ve zulümlere rağmen Nusayriler tarih boyunca bir çok halkla iç içe birlikte kardeşçe yaşamışlardır. Kullandıkları Dil
Arap Alevilerin ana dilleri olan Arapça’yı günlük konuşmalarında halen yaygın olarak kullanırlar. Özellikle Hatay’da yaşayan Arap Aleviler, kendi aralarındaki ilişkilerinde Arapça konuşmaktadırlar. Ancak son dönemlerde ana dilden uzaklaşma da görülmektedir. Aileler çocuklarına önce Türkçe’yi öğretmekte, Türkçe konuşmayı özendirmektedirler. Halkın bu yönelimini asimilasyon politikasından ayrı görmemek gerekir. Özellikle çocuklar üzerindeki bu baskılanmaya rağmen, Arapça’nın öğrenilmesinin ve günlük yaşamda yaygın olarak kullanılmasının önüne geçilememiştir. Ancak çok az bir kesim dışındakiler Arapça okuma ve yazmayı bilmez. Bilenler de ya dini inançları gereği Kuran okumak için ya da özel bir ilgi nedeniyle öğrenmişlerdir. Hatay dışındaki Mersin, Tarsus ve Adana’da yaşayan Alevilerin konuştuğu Arapça bozulmuştur. Türkçe ile karıştığı görülmektedir. Nusayrilerin Tarihi
Bazı kaynaklarda Arap Alevilerin yani Nusayrilerin, islamın farklı bir yorumu olarak 9. yüzyılda ortaya çıktıkları belirtilmektedir. Adlarını, ilk liderleri olan Muhammet ibn Nusayr’den almışlardır. Bundan yüzyıl sonra Nusayri inancını geliştiren Hüseyin ibn Haden olmuştur. Selçuklu döneminde Antakya’yı ele geçirdikleri, ancak daha sonra Fransızların bölgeyi işgal etmesiyle, bir süre onların hakimiyeti altında yaşadıkları söylenmektedir. Tarihleri boyunca da Haçlılar, İsmaÓliler, Moğollar ve Osmanlılar gibi başka halkların hakimiyeti altında yaşamışlardır. Yavuz Sultan Selim’in Suriye’yi almasıyla Osmanlı’nın hakimiyetine giren Nusayriler bu dönemde en yoğun baskıyı görmüş ve soykırıma uğramışlardır. Tarihe ilişkin bilgilerde Haleb’de 40 bin Nusayri’nin katledildiği belirtilmektedir. Şafi mezhebine girmek istemeyen Nusayriler, şeyhleriyle birlikte kılıçtan geçirilirler. Ardından bölgeye 50 bin Türk yerleştirilir. Osmanlı devletinin katliam ve soykırım uyguladığı dönemde varlıklarını, hıristiyanların onları saklayıp korumasıyla sürdürebildikleri belirtilmektedir. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Nusayriler, yeniden Fransızların hakimiyeti altına girerler. 1939’a kadar otonom bir yapılanma içinde yaşarlar. Bir kısmı Suriye topraklarında kalır. Bu otonom yapılanmanın toprak bütünlüğü Türkiye ile Fransa tarafından korunacaktır. Hatay Cumhuriyeti adını alan yapılanma içişlerinde bağımsız, dış işlerinde ise Suriye’ye bağlıdır. Yapılan seçimlerde 9 Alevi Arap’ın yanısıra, 22 Türk, 5 Ermeni, 22 Sünni Arap ve 2 Ortodoks Rum Hatay Cumhuriyeti Meclisine milletvekili seçilir. Ancak 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla otonomiye son verilir. Burada yaşayan Nusayriler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayılır ve azınlık hakkı da tanınmaz. Bundan sonra da tüm farklı milliyetten halklar gibi asimilasyon politikalarıyla Türkleştirilmeye çalışılırlar. Sosyal Yaşam,
Gelenek ve Görenekler
Arap Alevilerin yazılı bir tarihi olmamıştır. Sürekli yasaklı, baskı altında olduklarından böyle bir şansları da olmamıştır. Gelenek ve görenekler kuşaktan kuşağa aktarılarak bugünlere kadar getirilmiştir. Nusayriler tarihleri boyunca hep başkalarının egemenliği altında, gördükleri baskı ve zulüm nedeniyle gizlenerek, saklanarak yaşamışlardır. Dini inançlarını, gelenek, göreneklerini ve kimliklerini gizlemişlerdir. Bu nedenle “Gizlilik” ve “Sır”ın yaşamlarında önemli bir yeri vardır. Gizlilik bugün eskisi kadar yaygın olmasa da hala sürmektedir. Yakın zamana kadar hemen tüm ailelerin çocuklarına ilk öğrettikleri şeylerden biri kimseye Arap Alevi olduklarını söylememeleridir. Dini ibadetler gizlilik içinde yapılır. Kendi dışlarında kimsenin görmemesine, duymamasına özel önem verirler. Son dönemde kısmen değişiklik görülse de başka milliyetlerden ve inançlardan halklarla kız alınıp verilmez. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Arap Alevilerde dışa kapalı bir yaşam tarzı vardır. Arap Alevilerin dışa kapalı olması diğer halklarla birarada yaşamasına engel olmamıştır. Geçmişten bu yana Hatay bölgesindeki Hırıstiyan, Musevi, Süryani, Sünni, Ermeni, Türk, Kürt, Çerkes, Rum, Yahudi çeşitli milliyet ve inançlardan halklarla hep birarada yaşamışlardır. Bu halklar arasında hiç bir zaman düşmanlıklar, kavgalar olmamıştır. Yine, Adana, Mersin ve Tarsus’ta yaşayan Arap Aleviler Türklerle, Kürtlerle, Sunnilerle komşuluk yapmakta, onlarla iç içe yaşamaktadır. Arap Alevilerin içe kapanık yapısı son yıllarda değişikliğe uğramaya başlamıştır. Emperyalizmin halklarımıza dayattığı yoz-kozmopolit kültür Arap Alevilerde de etkisini göstermekte, gelenek, görenek ve yaşam tarzında da bir bozulmaya yolaçmaktadır. Toplumsal dayanışma, paylaşım, yerini giderek bencilliğe, herşeyin maddiyat olarak görülmesine bırakmaktadır. Arap Aleviler, geçimlerini geçmişten bugüne kadar esas olarak topraktan sağlamışlardır. Çiftçilik en yaygın meslektir. Hatta bazı bölgelerde “Fellah” denmesinin nedeni de budur. Bu kelimenin Arapçada birçok karşılığı vardır. “Azab” yani köle olarak da, ekin biçen çiftçi olarak da ifade edilir. Bugün de Arap Alevilerin azımsanmayacak bir kesimi hala çiftçilik yapmaktadır. Hatay’ın sınır bölgesinde olması nedeniyle Ortadoğu halkları özellikle de Suriye’dekilerle yakın ilişkileri vardır. Bir kısmı Suudi Arabistan başta olmak üzere Libya, Ürdün, Kuveyt ve Suriye’de çalışmaktadır. Suriye’de öğrenim gören gençler de bulunmaktadır. Avrupa’ya daha çok da Almanya’ya gitmiş olanları da vardır. Bunun yanında otobüs ve kamyon taşımacılığı da çok yaygındır ve çoğu Ortadoğu ülkelerinde iş yapmaktadır. Aile çocuğuna ilk önce onurlu, namuslu, dürüst ve adaletli olmasını, insanlara haksızlık etmemesini öğretir. Arap alevi halkında erkek çocuğun önemli bir yeri vardır. İlk doğacak erkek çocuk için adaklar adanır. Doğduğunda kurbanlar kesilir. Bazen saçının tümü veya ele gelecek kadar bir tutamı 7 yaşına kadar kesilmez. 7 yaşında saçın kesilmesinde dini tören yapılır, kurban kesilir.
Geçmişte daha çok dini inançlarından kaynaklanan nedenlerle kadınları çok değersiz görme vardır. Ataerkil toplum yapısı, kadınların aşağılanmasını ve bunun din aracılığıyla resmileştirilmesini sağlamıştır. Her ataerkil toplumda olduğu gibi geçmişin bu izi hala sürse de bugün bu durum Nusayrilerin yaşamında çok fazla kendini hissettirmemektedir. Kadınlar aile ve toplum içerisinde eskisine göre belli bir saygınlık kazanmıştır. Dini İnanç
Arap Aleviliği yaşam tarzıyla, dini inanış ve ibadet biçimleriyle Anadolu Aleviliğinin kolları olan Babailik ve Bektaşilikten, Şiilikten belli farklılıklar taşır. Alevilerde tek başına ve toplu olmak üzere iki şekilde namaz kılma vardır. Tek başına namaz (Arapçada Sela anlamındadır) kılma sadece belli dua ve sürelerin okunması şeklindedir. İş yapılırken de, yürürken de yapılabilir. Önemli olan hiç kimseye hissettirmemektir. Toplu namaz ise, bayramlarda, özel günlerde, adaklarda vb. kılınır. Erkekler ancak belli bir yaşa geldikten sonra namaz kılabilirler. Namazı öğrenme yaşı genelde 13-18 yaş arasıdır. Kadınlar ise namaz kılmazlar. Toplu namaza giremezler. Sadece belli dualar okurlar. Kadınların okuduğu duaya “Şükür Duası” anlamına gelen “Savvar-ıl Hamd” denir. Nusayri’ler toplu namazlarda başlamadan önce bağhur veya buhur denilen bir tütsüyü elden ele dolaştırırlar. Namazın bir yerinde de önceden hazırlanmış üzüm suyu önce şeyhe ardından tüm cemaate ikram edilir. Namaz bittikten sonra kesilen kurban etinden hazırlanmış yemekler yenir. Namaza katılanlara evlerine giderken kurban etinden birer parça verilir. Buna “hıssi” (pay) denir. Arap Alevileri genelde kurban etini çiğ dağıtmazlar. Kurban eti, bulgur veya pirinç pilavı, haşlama ve “hirısi” denilen bir çorba şeklinde dağıtılır. (Hirisi buğday ile et kaynatılarak yapılır) Arap Alevilerin takvimi miladi takvime göre 14 Temmuz’da, Arapça’da “Temmuz ul Evvel” denilen bir bayram günü kutlanır. Bu günde işe gidilmez. Daha çok piknik yapılır, eğlenilir, türbeler ziyaret edilir. Aynı şekilde, diğer dini bayram günlerinde de kadınlar ev işi yapmazlar, özellikle dikiş dikmezler. Ğid-il Ğadir denilen en büyük bayram gününde kadınlar da erkekler de hiç bir iş yapmazlar. İşyerleri kapatılır, tarlaya gidilmez. İş günah olarak kabul edilir. Çalışılırsa başa bir iş geleceği, kaza yapılacağına inanılır. Arap Alevi halkının yaşamında kutsal olarak görülen ziyaret (Türbe) yerlerinin önemli bir yeri vardır. Buraları ziyaret etmek, hacca gitmekle eşdeğerde görülür. Bu ziyaretlere adaklar adanır, tütsüler yakılır. Arap Alevi halkının yaşadığı yerlerde mutlaka bir kaç ziyaret vardır. Bu ziyaretlerin en önemlisi ve değer verilenlerden biri “Hıdır Peygamber Ziyareti”dir. Eli dara düşenlere yardım ettiğine, hastaları iyileştirdiğine, yoksulun yanında olduğuna inanılan Hıdır Peygamber için her yıl Ağustos veya Eylül aylarında bayram yapılır. Bu bayram Arap Alevi halkı için önemlidir. Arapçada “Hesint-il Ğıdır” denir. Bayramda işbölümü yapılır ve bu işleri yürütmek için bir anlamıyla komite diyebileceğimiz belli insanlar seçilir. Bu komite insanları görevlendirip, her aileden veya evden toplanacak eşyaların (kap-kacak, odun, un, para, kurbanlık, pirinç, buğday vb.) toplanmasını sağlar. Alınan eşyalar zorla değil, gönüllülük temelindedir. Toplananlar daha önce tesbit edilen bir eve getirilir. Ğid’de yapılacak yemekler için hazırlıklar yapılır. Cenazeler
Arap Alevileri de diğer halklar gibi, cenazelerinde büyük önem verirler. Ölünün ardından ağıtlar yakılır. Eğer ölen, genç kadın ve bekarsa eline kına yakılır. Erkek ve bekar ise, düğünü yapılır gibi davul zurna çalınır. Eğer ölen insan yaşlı biri ise, çocukları-torunları diğer akrabaları gelir elini öper. Onu son yolculuğuna uğurlarlar. Tüm defin işlemleri evde veya kutsal kabul edilen bir ziyaret (Türbe) yerinde yapılır. Cenaze olan evde Eğlence olabilecek her şeyden kaçınılır. 7 gün televiziyon izlenmes sarki dinlenmez gibi... 7 gün boyunca yemeği, komşular, akrabalar, cenazesi olanlara hissettirmeden kendi aralarında yapar ve getirirler. Bu 7 gün boyunca hergün sabah mezar ziyareti yapılır. Yedinci gün ise kurban kesilir. Arapça’da “Sübuğ” denilen bu günde mevlüt okutulur, sela (namaz) yapılır. Ölünün 40’ında, bayramlarda ve ölüm yıldönümlerinde de mezar ziyareti yapılır. 40’ında ve ölüm yıldönümlerinde çeşitli yiyecekler dağıtılır. Düğünler
Arap Aleviler Gecmiste dışarıdan kız alıp vermezlerdi. Tercihleri kendi içlerinden, yani yine Arap Alevilerden olurdu. Geçmişte böyle bir gelenek olmasına rağmen, uzun bir süredir kalkmisdir. Evlenme bir kaç aşamadan geçilerek olur. Söz kesme, nişanlılık ve evlilik... Nişanlılık genelde bir-bir buçuk yıl sürer. Ama 4-5 yıl gibi daha uzun da olabilir. Nişanlılık döneminde erkek nişanlısına özellikle bayramlarda, özel günlerde hediyeler (çeyizlik eşya, altın vb.) götürür. Ayrıca para verir. Gelin adayı bu hediyeler ve parayla çeyizini tamamlar. Ev eşyalarının bir kısmını erkek, bir kısmını kız tamamlar. Nişanlılıkta anlaşmazlık çıkar ve ayrılma olursa, kız tarafı erkekten aldığı hediyeleri ve parayı iade eder. Düğünler geçmişte 3 veya 7 gün sürerdi. Bugün genel olarak iki gün sürmektedir. Düğünden bir hafta önce “imam nikahı” kıyılır. İmam nikahını Şeyh kıyar. Gelin ve damat nikah kıyılırken orada bulunmazlar. Her iki tarafın ailesinden birer temsilcisi gider. Düğün töreninden bir gün önce gelin çeyizini yeni evine taşırken akrabaları ve tanıdıklarını çağırır. Davul zurna çalınır, oyunlar oynanır. Gelen misafirler gelinin çeyizini seyrederler ve taşınmasına yardım ederler. Arapça’da bu “çıkartma” anlamında “Tıtliğa” olarak tanımlanır. Kına gecesi kızın evinde veya belirlediği yerde yapılır. Genelde yemeklidir. Oyunlar oynanır, halaylar çekilir. Belli bir saatte gelin ve damat orta yere oturtulur. Sırayla önce gelinin avuç içlerine, ardından damadın serçe parmağına kına yakılır. Kına yakılırken duadan sonra bir veya birkaç kişi tarafından Arapça “Mıvvel” denilen uzun hava çekilir. Ertesi gün düğün töreni yapılır. Yaygın olarak görülen geleneğe göre, gelinin annesi düğüne gelmez. Düğünde “kuşak merasimi” yapılır. Gelinin bekar erkek kardeşi veya yakın akrabası gelinin beline kırmızı kuşak bağlar. Kuşak düğün bitene kadar gelinin belinde kalır. Düğünün sonlarına doğru Arapça’da “Şaboş” denilen “Katkı Töreni” yapılır. Bu törende evlenen çiftlere verilen hediyeler, (genellikle altın olur) ve paralar yüksek sesle duyurulur. Bu tören, dayanışma amaçlıdır.
28 Ekim 2012 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




.jpg)














